Part 2/2

O her şeyin sahibiydi, dünyadaki her şeyin ve tüm benliğimin. O tepkilerimin nedeniydi ve etkilerimin de biricik galibi…

Bildiğim tek şey; ona aşık olduğumdu, kabul etmiştim artık. Ona aşıktım. Oysa, ondan bana karşı en ufak bir ilgi bile görmemiştim ve işin garip tarafı; kendim de hiç böyle bir ilgi göstermemiştim. O halde, nasıl olmuştu da aşık olmuştum ona durduk yere?

Yine cümlelerimin sınırlarını zorladım. Bir şeyleri kaçırıyor olmalıydım. Atladığım önemli bir şeyler vardı mutlaka. Kendi kendime aşık olacak kadar sapıtmamıştım daha. Bu duyguyu ancak kendi açımdan değerlendirebilirdim çünkü ondan bir karşılık görmediğim gibi kendim de onunla ilgilenmemiştim. Daha çok davranışlarına ve sarf ettiği kendini beğenmiş cümlelere öfkelenirdim ve bu öfke tutku derecesinde bir nefrete dönüşemezdi. Bu olamazdı. Kızgınlığım on saniye bile sürmüyordu.

Birilerine gerçekten çok ama çok sinirlenirseniz ya da kırılırsanız, kalp kırıklığınızın boyutu onlara olan duygularınızın derinliğini belirlerdi. Halbuki, biz onunla sığ sularda bile yüzmüyorduk. Ne o bana karşı yakınlık duyabilirdi, ne de ben ona bir duygu derinliğiyle cevap verebilirdim.

O zaman sahiden de atladığım bir ayrıntı vardı. Şeytanın kendine çok mükemmel bir gizlilikle yaptığı ve benim onu görememem için ustaca gün ışığına çıkmaktan kaçındığı bir ayrıntı vardı. Şeytan gülümsüyor ve onu bulmamı bekliyordu.
Ona istediğini vermeliydim.
O ayrıntıyı bulmalıydım.
    
Tekrar kahramanıma baktım. O kadar çok gülüyordu ki, kahkahaları karşı takımdaki kardeşlerini bile güldürmüştü. Kesik kesik ve derin nefesler alarak kahkaha atıyordu. Farklı bir gülüş şekliydi bu. Daha önce dikkat etmemiştim. Biraz uzağımda olmasına rağmen, cüretkâr tebessümüyle teşhir edilen çukurlukları da yeni fark etmiştim. Gamzeleri yanaklarındaki ateşi gölgeliyordu. Elini alnına götürdü ve bir kahkaha daha patlattı. Yumruklarını dizlerine koyarak biraz eğildi ve dinlenmeye çalıştı. Yorulmuş olmalıydı…
      
Yine dalıp gitmiştim. Beynim düzgün çalışmıyordu bu sabah nedense. Ona nasıl aşık olduğumu bilmiyordum ama aşık olduğumu biliyordum. Aslında  hafızamı zorlarsam öğrenebilirdim belki.
     
İradem devreye girdi ve yönetimi tekeline aldığı gibi ben de rüyalarımın tapılası karakterine dik dik bakmayı kestim. Gözlerimi yumdum, şeytanla iletişim kurmalıydım ki bana benim bilmediklerimi anlatabilsin. Düşüncelerim hafızamı dün geceye yolladı. Çok özel bir şey bulamadım. Herhangi bir tuhaflık yoktu. Hatta dün gece şu on saniyelik öfke patlamalarımdan birini yaşamıştım o kadar. Bu patlayışın sebebi kesinlikle oydu ama ona neden kızdığımı hatırlayamadım. Ablam beni kızdıracak bir şey söylemişti.
      
O şey neydi?
İşaret parmaklarımı şakaklarımda gezintiye çıkardım. Hatırlamak zordu. Hala sersem gibiydim. Tabi diğer bir neden de söylenen şeyin beynime kaydedilebilecek kadar önemli olmamasıydı.
      
Dün gece her zamanki gibi sıradan bir şekilde geçmişti. Biraz daha kurcaladım ama bu sıradanlığın içinde bir yerlerde olağan dışı bir tuhaflık yakalayamadım. Erkenden yattığımı biliyordum ve gerisi de zaten kapkaranlıktı. Zihnim ve ruhum uykuya dalmıştı.
    
Elimde gördüğüm rüyadan başka elle tutulur bir şey yoktu. Artık yorulmuştum.
Pes ettim. Hatırladığım tek şey rüyamdı. Onu öyle ayrıntılı hatırlıyordum ki, olan bitenleri yaz geceleri izlenen filmler kadar capcanlı görüntüler halinde izleyebilirdim düşüncelerimde.
    
Oysa gerisi koca bir sıfırdı. Beynimde sadece rüya vardı ve onun kapladığı alan diğer her şeyi silip süpürmüştü. Sanki bir çöp kamyonu izni olmadan bir sokağa girmiş ve bütün çöp tenekelerini çabucak boşaltmış, çöplerin üzerine sinmiş yaşanmışlıklarla çekip gitmişti.
     
O an bomboş hissettim. Anılarım sadece dün gece gördüğüm rüyadan ibaretmiş gibi. Hayatımın amacı ve tek geleceğim o rüyanın anılarındaymış gibi. Ben ancak ve ancak bu soyut gece düşüyle var olabilirmişim gibi…
      
Korktum, bu düşün hayatımı bir anda etkileyebilmesinden korktum. Hiçbir yerim yoktu boş olan anılarımdan başka, ama o bana sığınmıştı ve olmayan yeri eliyle koymuş gibi bulmuştu. Sanki o yer orada en başından beri varmış ve ben onun ne kadar boş ve yalnız olduğunu hiç fark etmemişim gibi….

Düş her şeyi olması gereken boşluklara yerleştirmiş ve bana bomboş anılar bırakmıştı adeta.
Yine anlamıştım…
       
Ona nasıl aşık olduğumu anlamıştım. Şeytan bana hınzırca göz kırptı ve kollarım elektrik akımına uğramışçasına kalkıp inmeye başladı. Kollarımla birlikte kalbim de harekete geçmişti.
    
Bir delinin kalbi ne denli deli atabiliyorsa, benimki de aynen öyle tekliyordu. Bu tekleyişi kulaklarımda hissettim ve sakince duraksadım. Artık biliyordum. Yeni bir şey daha öğrenmiştim. O boşluk nasıl dolmuştu anlamıştım.
      
Ona aşık oluşum ne kadar saçma sapan ise, bu duygunun oluşum şekli ve zamanı da o kadar saçmaydı. Ne yazık ki, aşık olunabilecek en yanlış zaman dilimini seçmiştim.
      
Bu zaman dilimi dün akşama ait değildi. Ama bu sabaha da ait değildi. Bunu itiraf etmeye kalkışmak bile bir çeşit paranoyaydı ama maalesef göz ardı edemezdim. Kendime yalan söyleyemezdim. Belki dünyanın görüp görebileceği en büyük insan topluluğuna, yani milyarlarca kişiye, aynı anda ve bir çırpıda milyarlarca yalan söyleyebilir ve onları kandırabilirdim.
Ama ben bana yalan söyleyemezdim.
Dün akşam değildi, bu sabah da değildi…
  
Derin bir nefes aldım ve tuttum. Çünkü, ona olabilecek en garip şekilde, gerçekte var olmayan bir hikayeye ait olan ve şu an inanmakta güçlük çektiğim onlarca seneyi onunla birlikte yaşamış olduğum yaşamı da içinde barındıran bir düşte aşık olmuştum.
     
Dün akşam beni niçin sinirlendirdiğini hatırlayamadığım o erkeği bir gece boyunca sevmiştim hem de taparcasına, ta ki sabah oluncaya kadar…
     
Önceden bana sevilesi en zor kişi gibi görünmüştü aslında. Ama uykuya daldığımda her şey değişmiş olmalıydı yüz seksen derece.
     
Rüyamın her salisesi durmaksızın canlanmaya başladı yine beynimde. Görüntülere engel olmadım, olmak istemedim. Tam tersine her anın tadını çıkararak izledim bu defa yaz gecesi düşümü.
     
Son sorum da cevabıyla beraber siliniyordu artık düşüncelerimden. Niçin aşık olduğumu deşmeye hiç gerek kalmamıştı ki. Huzurla silindi ve gitti.
     
Sadece rüya bile olsa, beni hayatı pahasına korumaya çalışan ve cehennemin amansız kapıları sonsuz bir bekleyişle üzerimize kapanırken, bir an dahi korkmayan bir sevgiliydi o, hatırladıklarım arasında. Her şeye karşı gelmiş ve ölümün üzerine yürümüştü, sırf ölüm meleği bana uğramasın benim yerime onu alsın diye. Öyle büyük bir fedakarlık ve özverisi vardı ki, ona acımak istesem, en affedilmez günahlardan birini işlermişim gibi gelmişti, sanki benim için ölmek onun yaşamak için tek sebebiydi.
     
O benim ruhumdu, o ölürse ben de yok olurdum. Ben onun ruhuydum ve benim yok olmamı görmektense, diri diri gömülmeye razı olurdu.
     
Düşüm öyle bir düştü ki, o  soyut hayaller bana ruhumu bulmuştu ve ben de onu dünyadaki en güzel şey addedip tereddütsüzce kalbime kondurmuştum.
     
Bunun adı aşktı ya da başka bir şey. Onsuz olamazdım ve onunla olmayı seçmiştim, yani ölmeyi. Ömrümün en kötü ve karanlık günlerini yaşarken sevmiştim onu ve o da beni asla pişman etmemişti. Ondan öncesi yoktu, her şey onunla başlamıştı.
Ondan sonrası yoktu, çünkü zaten o hep benim içimde var olmuştu.
     
Bu öyle bir aşktı ki, gözlerimi onun yanı başında kapatmıştım rüyam biterken...
Derin bir iç çektim, hatırladıklarım nefesimi tıkamıştı, boğazım yanıyordu ve canım acıyordu. Düşümün sahnelediği anılar da silindi düşüncelerimden ve ben öylece kalakaldım. Yine bomboş hissediyordum kendimi. Adeta birinin orayı doldurmasını bekliyordum ve asıl canımı yakan da buydu. O tapılası sevgili bu boşluğu hiçbir zaman doldurmayabilirdi.
    
Ama kendimi artık daha iyi tanıyordum. Duygularımı ölçtüm usulca. Gerçekleri terazi belirleyecekti…
     
Onunlayken dopdoluydum ve acı çekmiyordum, oysa şimdi yağmurun yıkadığı bir sokak kadar kuru ve ıslaktım. Bomboş bir kuruluk ve bomboş bir ıslaklıkla sarmalanmıştım.
Onunlayken mutluydum ve bir ruha sahiptim, ama o yokken olabildiğince karamsar ve neşesizdim. Birileri ruhumu en gizli kimliğiyle birlikte çekip tüketmişti.
Onunlayken yaşıyordum, oysa artık bir ölüden farkım yoktu.

Kararımı verdim...
Kalbim söylenmesi gerekeni fısıldadı kulağıma.
Ben uykuya ölüme yatarcasına dalmış ve yeniden hayat bulmuş bir ruhla uyanmıştım.
Tüm gecemi ona taparak geçirmiş ve bu sabah gözlerimi asla unutmak istemeyeceğim bir sevgiyle ona derinden bağlı olarak, aşık olarak açmıştım...
Kurgu Dünyası (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
American Crime Story: People v. O.J. Simpson Dizi İncelemesi (Spoilerlı)

kurgu dünyası

Hakkında konuşmaktan üzüntü duyduğum bir konu olduğunu söylemek isterim başlamadan önce. Adalete, adilliğe, hak ve hukuka çok fazla önem verdiğim için, her ne kadar sonu zaten belli olan bir dizi olsa da, final bölümü içimde hüzünlü bir ukde oldu.

Bölümleri henüz bitirmediyseniz, spoiler başlıyor, haberiniz olsun...

Sonu; bir hayli acıklı ve yıkıcıydı hayatını kaybedenlerin ailesi ile yakınları açısından. Para ile satın alınmış bir dava sonucu ve O.J. Simpson'ın özgürlüğüne kavuşması göz önüne alındığında; aslında dünyanın neresinde olursanız olun, belki size çok yabancı ya da belki de çok tanıdık insanların nefsi, vicdanlılığı ve de para söz konusu ise, büyük haksızlıklara uğrayabileceğiniz gerçeği dizi boyunca acımasızca yüzünüze vuruluyor.

Oyuncu seçimlerinin ne kadar başarılı olduğunu bir önceki yazımda da söylemiştim. → tık tık 
1990'lı yılların atmosferinin bütün olağanlığı ile yansıtılmış olması, o günleri tekrar yaşayabilip karakterlerine empati kurabilmenin kapılarını da aralayabilmiş böylece biz izleyenler için. Daha ilk sahnede O.J. Simpson'a sıcaklık hissettiğimi itiraf etmeliyim sanırım. O ilk sahnede sonundan bihaber olan ben tam tersi olacak şekilde de Marcia Clark rolündeki Sarah Paulson'a biraz antipatik yaklaşmıştım. Halbuki, empatik ya da antipatik bulduğum karakterler bölümler ilerledikçe beni tepe taklak etmek ve son bölümle birlikte karmakarışık duygular hissetmemi sağlamak için yarışıyorlardı adeta. Tam tamına 22 dalda Emmy ödülüne aday gösterilen ve bunlardan 9'unu hakkı ile kazanan bir diziden, onun yönetmeninden ve senaristinden de bu beklenirdi zaten. 

Tv serileri kategorisinde en iyi kadın oyuncu seçilerek Altın Küre'ye bu dizideki rolü ile layık görülen Sarah Paulson, bir röportajında sırf oynadığı karaktere daha iyi bürünebilmek için, Marcia Clark'ın kendisinin o yıllarda kullanmış olduğu takı ve parfümlerini tüm dizi seti boyunca kullandığını söylemiştir. Bir kadın izleyici olarak Marcia Clark'ın bu dava süresince yaşadığı tüm aşağılanmaları, cinsiyetinden ötürü rencide edilişini, hangi durumlara katlandığı konusunda her bir detayı hem senaryodan hem de oyuncunun kendisinden çok net şekilde hissedebildim. Öyle ki, Marcia Clark'ın bir röportajını izlediğimde bu başarılı savcının o anları tekrar yaşamamak için bölümleri izlemekten oldukça çekindiğini ve izledikten sonra da Paulson'ı çok başarılı bulduğunu öğrendim...

kurgu dünyası
Tabi, tüm oyunculuk övgülerini sadece tek bir kişiyle sınırlandırmak büyük haksızlık olur. Courtney B. Vance (Jonnie Cochran- siyahi savunma avukatı), Sterling K. Brown (Christopher Darden- Marcia Clark'ın dava makamındaki yardımcısı, siyahi avukat), David Schwimmer (Robert Kardashian-savunma avukatı), John Travolta...

Bu oyuncu kadrosuna ve izlediğim nefis karakterlere söylenebilecek tek cümle şu olabilir herhalde: "Herkes döktürmüş!..."

John Travolta'yı başta epey yadırgadım. Pulp Fiction (Ucuz Roman) filmindeki o gencecik aktör resmen birden çok estetik ameliyatların ve yapmacık botoxların o nahoş sarmalında tanınmayacak hale gelmişti. Neyse ki, bölümler ilerledikçe oyunculuğu sayesinde botox sebebiyle pek hareket ettiremediği yüz mimiklerini gölgede bırakabildi de başka şeylere, sahnelere, olaylara konsantre olabildim böylece 😂

Avukatlar demişken, Amerikan tarihinin en önemli davalarından biri olarak görülen bu cinayet davasının savunma masasındaki avukatları da O.J. Simpson kadar zengin olamayanlar için dudak uçuklatacak cinstendi. En ünlü DNA analistleri, en pahalı ve ünlü avukatlar bu 'Dream Team'de toplanmıştı. Ve bu Dream Team anlatmayı iple çektiğim tüm o cinayet kanıtlarının üzerine bir kabus gibi çöktü...

Peki neydi o kanıtlar? Niçin dava makamı, karısı Nicole Brown ve garson Ronald Goldman'ın ölümünün en büyük ve tek sorumlusu olarak muhteşem koşucu, ünlü ve de zengin O.J. Simpson'ı görmüştü?
İşte o kanıtlar:

-Simpson'ın kendi evinin odasındaki çoraplarda Nicole'un kanı bulunmuştu.
-Simpson'ın Branco'sunda (arabasının markası), yanında ve içinde olmak üzere Nicole'un, Simpson'ın kendisinin ve Goldman'ın kanı bulunmuştu.
-Simpson'a ait saçlar Goldman'ın ölü bedeninin üzerinde rastlanmıştı.
-Simpson'a ait deri eldivenlerde Nicole, Simpson ve Goldman'ın kanı vardı. Deri eldivenlerin bir tanesi Nicole'un evinde, diğeri de Simpson'ın evinde bulunmuştu.
-Bruno Magli marka çok az sayıda üretilmiş bir ayakkabının kanlı izlerine rastlanılmıştı Nicole'un evinin bahçesinde. Bir fotoğrafçı ayakkabıların Simpson'a ait olduğunun, cinayetten bir yıl önce O.J.'nin kalabalık bir partide bu ayakkabılarla birlikte çekilmiş fotoğrafını mahkemeye sunarak kanıtlanmasını sağlamıştı.
-1989'da Nicole Brown'ın henüz Simpson ile evli iken şiddet gördüğüne dair fotoğraflar vardı.
-Yine Nicole Brown'un Simpson tarafından şiddet görmekten ve hatta öldürülmekten korkarak polisi arayıp çaresizce, ağlayarak yardım istediğini gösteren ses kayıtları vardı.

Ve daha bunlar gibi birçok DNA örnekleri, ufak tefek ama bir adamı cinayet zanlısı olarak hapishaneye gönderebilecek gerçekçi kanıtlar...

Bunca delile rağmen, O.J. Simpson  1994'te eşi ve garsonu öldürmekle suçlanmasının üzerinden 8 ay geçtikten sonra 'Not Guilty' olarak serbest bırakıldı. Sayısı bir hayli fazla olan bu belgeler, Simpson'ın pahalı avukat ordusu tarafından bir bir çürütüldü. DNA örneklerinin standartlara uygun olarak toplanmaması, tüm kan kanıtlarını çöpe postaladı. Kocasından şiddet gören Nicole Brown'ın ses kayıtları ve fotoğrafları günlerce televizyon ve radyo kanallarında gösterildi. Milyonlarca kişi izledi ve izlerken 'ah vah' çekti. Sonrasında ise O.J.'nin tek siyahi avukatı Jonnie Cochran tarafından süslü hikayelerin dünyasında unutturuldular.

En büyük kanıtlardan biri eldiven idi. Ama onun da ipi pazara çıkarıldı. Eldiveni cinayet mahalinde bulan başarılı LAPD (Los Angelese Police Department) dedektifi Mark Fuhrman geçmişinde azılı bir zenci düşmanıydı. Bu gizli bilgiye ulaşan avukat ordusu, davacı makamını temsil eden Marcia Clark ve Christopher Darden'ın tam manasıyla elini kolunu bağlamış oldu. Davanın en önemli tanığı Mark Fuhrman zenci düşmanı olduğu için bulduğu delil geçersiz sayıldı (delilin onun tarafından yerleştirilmiş olabileceği kuşkusu hakim oldu jüride böylece).

Ve sonuç olarak, tüm mahkemenin ve ekranlarının başında merakla yüzyılın davasını izleyen seyircilerin önünde eldivenleri deneyen O.J, eldivenler eline olmadığında onun suçsuz olduğuna gönülden inanan tüm zenciler rahat bir nefes aldı.

kurgu dünyası
Jonnie Cochran jürinin huzurunda o efsanevi sözünü söyledi: "If it doesn't fit, you must acquit!"
(Eğer eldivenler uymazsa, onu bu suçtan aklamalısınız)

Böylece; benim de aralarında olduğum O.J. Simpson'ı tek ve gerçek suçlu olarak düşünenlere rağmen, o gün elini kolunu sallayarak çıkıp gitti cinayet zanlısı...

Bu arada henüz bahsini edemediğim ünlü Kardashian ailesinin o zamanlarda daha ünlü olmadıklarını da görmüş olduk. Simpson'ın avukat takımında yer alan ve Nicole ile O.J.'i yirmili yaşlardan beri tanıyan, böylesi vahşice işlenmiş suçu arkadaşına konduramayan Robert Kardashian, Simpson'ın suçsuz olduğuna inanan jürinin aksine dava ilerledikçe, inancını yitirdi ve en son sahnede, artık kötü günler geride kalmış, her şey bitmişken O.J.'i terk etti.

Belki demir parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalacağı bir hayattan kurtulmuştu O.J. Simpson 1994'ün o güz mevsiminde. Ama, birlikte golf oynadığı beyaz tenli arkadaşlarını sonsuza kadar kaybetmişti. Doğduğu, büyüdüğü zenci mahallesine sırtını dönüp elde ettiği ayrıcalıkları da...

Çıktığı basamakların en tepesinde değildi ve hiçbir zaman da olamayacaktı artık...

Şu an O.J. Simpson bir ceza evinde, sanırım işlediği başka bir suçtan ötürü 10 yıldır içeride. 2017'nin son aylarında çıkacağı söyleniyor. Adalet öyle ya da böyle sağlanıyordur belki de bir yerlerde?
Olamaz mı?
Bence olabilir...
Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası
Part 1/2

Kalbim elinden geldiğince hızlandı ve göğsümün direncini test etmek istercesine delice çarpmaya başladı. Okulda öğrendiğim bilgilere göre bir kalp bir etkiyle karşılaştığında tepki gösterirdi. Tepkimin ne olduğunu biliyordum ama peki ya etkinin sahibi kimdi?

Onu gördüğüm için olabilirdi belki ama, damarlarımdaki akışkan ve söz dinlemez sıvının böylesine büyük bir hevesle ivedi kazanmasının nedeni olarak, etkinin sahibi olarak göremezdim onu. Bu pek de mantıklı gelmiyordu. Hem ne diye vücudum ona tepkimeyle karşılık veriyordu ki? Ya da, onu etkinin sahibi olarak görmeyi kabullensem ve tepkimin adını da heyecan koysam, bu bana ne kazandıracaktı ki daha uykudan yeni kalkmış gözlerimi bile açamazken?

Hepsinin sebebi şu gördüğüm anlamsız rüya olmalıydı. Kalbimin çarpıntısı, alnımdaki ter sızıntısı, yanaklarımdaki ateş kırmızısı, kanımdaki kimliksiz yarışçılar ya da ellerimdeki müthiş titreme… Bütün bunların hepsi o rüya yüzünden olmuştu ve güzelim Pazar sabahımı bir çırpıda mahvetmişlerdi. Rüyamı gözden geçirmeye karar vererek hikayemin baş kahramanına baktım. Ve köpük köpük kudurduğumu hissettim. Çünkü o mutluydu, neşesi yerindeydi, kardeşleriyle futbol oynuyordu. Oysa ben, gecenin uzun bir bölümünü ona aşık olarak ve sabahımı da hissettiğim karmaşıklığın içerisinde boğularak geçirmiştim, ve geçirmeye de devam ediyordum sanki bundan çok büyük bir zevk alırmışçasına…. Halbuki almıyordum, hiç de zevkli değildi… Kahramanımın gülücükleri beni kendime getirdi, çünkü ona bakarken dalıp gitmiştim. Beni uzaktan seyreden biri kesinlikle ona aşık olduğumu düşünürdü. Ne kadar da gülünç olacağını hayal ettim. O ve ben?
Kendi kendime güldüm. İçimde titreşen farklılıklarla bir olmuş gibi saçmalamaya başlamıştım. Kafam da karışmıştı bu arada.
O futbol mu oynuyordu?…
Hayır bu olamazdı!

Birkaç defa gözlerimi açıp kapattım ama bir işe yaradığı söylenemezdi doğrusu. Çünkü aynı manzara az önceki acımasız gerçekliğiyle hala gözlerimin önünde duruyordu. Gözlerimi yummamın işe yaramadığını anlamam uzun sürmedi, zaten biliyordum kaybolmayacaklarını. Bu sadece rüyalarda olurdu, öyle değil mi?

Ama yine de gördüklerim karşısında deminden beri hissettiklerim az bile kaldı. Kalbime laf dinletebilmek imkansızdı artık ama beni en çok titreyişim şaşırttı, ne zamandan beri sara nöbetleri geçiriyordum da benim haberim yoktu? Sakinleşmeye ve düşünmeye ihtiyacım vardı, akışkan kanım almış başını giderken, benim her şeye rağmen sakin olmaya ihtiyacım vardı. Cümlelerim irademin birer kanıtı gibi somut bir şekilde beynimde uçuşmaya çalıştı.

Birincisi, dün gece ben bir rüya görmüştüm ve bu rüyada kendimi ona taparcasına aşık olarak görmüştüm.
İkincisi, bugün günlerden Pazardı ve her ailenin bu tatil gününü kendilerine özel ve güzel bir şekilde geçirme hakkı vardı.
Üçüncüsü, yeni uyanmış olsam ya da gözlerim bulanık ve düşüncelerim  bulutlu olsa da, halüsinasyon görmüyor isem karşımda Pazar gününü futbol oynayarak geçiren dört kişi vardı.
Ve dördüncüsü, içlerinde en korkutucu olanı; çünkü bu deliliğin ilk safhalarına ait bir belirti olarak gösterilebilirdi, futbol oynayanlardan uzun boylu ve kumral saçlı olanı benim dün geceki rüyamın baş kahramanıydı ve rüyamdaki hikayede uyandığım bir Pazar sabahı ben böyle onu izlerken o da gününü kardeşleriyle futbol oynayarak geçiriyordu, aynı şu anki gibi

Ya ben deliriyordum ya da rüyam soyut bir boyuttan çıkarak gerçek dünyaya ilk adımını atmıştı emeklemekten vazgeçen sevimli bir bebek gibi… Ama aslında bu durum hiç de sevimli sayılmazdı. Kesinlikle deliriyordum, bunun doğru olmasına imkan yoktu. Kendi kendime uyduruyordum. Ayağa kalktım ve ayaklarımı geriye gitmeye zorladım. Neyse ki dediğimi yapmayacak kadar hastalıklı değildi henüz ayaklarım. Arkamı döndüm ve derin bir nefes aldım, sanki bu nefes alışla yeni bir sabaha uyanıyordum, rüya görmediğim ve onun olmadığı bir sabaha. İçimde yine bir şeyler titreşmeye başladı ve daha ben engel olamadan gözlerim başımı omuzumun üzerinden döndürerek ardımda kalan manzaraya baktı. İç geçirdim...

Sanırım, kalbimin neden sözümü dinlemediğini anlamıştım. Hiç bu kadar inatçı olmamıştı şimdiye kadar ve hatta bu sabaha kadar. Oyuncağını isteyen ve bağıra çağıra ağlayan bir çocuk gibi kalbim beni geriye bakmaya zorlamıştı ve benden onu anlamamı beklemişti. Anlamıştım, sorularımın cevapsızlığı karşısındaki çaresizliğimi kendi gözlerimle görebiliyor, yüzümü canlandırabiliyordum. Zırlayan çocuktan farkım yoktu, öyle değil mi? Kalbim avaz avaz çığlık atıyordu ve aklım sadece isyan etmekle yetiniyordu her zamanki riyakarlığıyla. Riyakârdı çünkü beni aldatmıştıİsyan etmemi sağlamıştı bencilce. Oysa bu isyanın hiçbir faydası yoktu kalbimin gözünde. Az önce kabullendiğim gibi şimdi de kabullenmeliydim. 

Etki ve tepki… Etki bir şekilde oydu, o olmak zorundaydı çünkü başka türlüsü daha az saçma gelmiyordu bana. Onun etkinin sahibi olduğunu anlamış olmamdaki saçmalık kadar tepkilerimin nedeni olarak görmem de mantıklı değildi ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Beynim kalbimi dinliyordu, ona izin vermiştim.

Kafamı patlatmamın gözle görülür bir haklılığı yoktu aklımı kullanırken. Zaten aklım tepkilerimin nedenini de söyleyememişti bana, oysa şimdi haklı bir yan vardı işte. Bu; kalbimin haklı yanıydı. Onu dinlemek için ayaklarımı kullandım. Bir an önce uzaklaşmak istediğim yere geri döndüm ve aynı çimenlerin üzerine oturdum. Bu kadar aşağıda olmak beni her şeyden gizliyordu. Düşüncelerimin ve duygularımın derin kıskacı arasında debelenirken, bir de beni anlayamayacak biri tarafından görülmek istemiyordum. Çünkü apaçık bir şekilde onu gözetliyordum. Kalbim inatçılığını korumadı ben ona boyun eğince. Bütün kapılarımı açmıştım çünkü, rüyamın günahını çıkartmak için bekliyordum. Garip bir yürek burgusu içinde hissettim kendimi önce. Sonra bunun yerini göremediğim gerçeklikler aldı. Kalbimin sesini susturduğum ve aklıma kulak verdiğim zamanların intikamını almak için acımasızca estiler beynimden içeri. Onları davet etmiştim, geri çeviremezdim.

Sözcükler yavaş yavaş, uysal bir baş gibi sallandılar bir süre ve sonra ürkek düşüncelerin arasına yerleştiler. Onlar benim misafirimdi. Nasıl başladığını bilmediğim bir biçimde kapıma dayanmışlardı ve ben onları kanatlarımın altına almıştım. Ama bir şey biliyordum ve öyle bir şeydi ki bu bildiğim; kalbimin bir canlı olarak çarptığı andan itibaren hiç kuşku duymayarak savunduklarımı, öğrendiklerimi ve her fırsatta yenilenmiş bildiklerimi bir anda alt üst etmişti…

İstemsizce, delicesine, sebepsizce ve aynı zamanda da sorumsuzca, olmaması gerektiğini bile bile umursamazca aşık olmuştum

Part 2 → Etki ve Tepki 2. Kısım
Kurgu Dünyası (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉

Yüzyılın davası olarak anılan bir dönemi konu alan ve tarihte yaşananlara bire bir sadık kalınarak oluşturulan bir diziden kısaca (spoilersız) bahsetmek istedim bugün...

kurgu dünyası
1990'lı yılları hatırlayıp da o döneme aşina olanlar bilirler. Amerikalıların o meşhur tiyatral mahkemelerinde sahnelenmiş ve tüm dünyanın ilgi odağı olmuş bir davaya şahit olunulmuştu o dönemlerde. 1994 yılının henüz ilk çeyreği idi. Siyahiler ve beyazlar arasındaki sokak atışmalarının, isyan günlerinin, eşitlik adına ayaklanmaların bolca yaşandığı; küçücük kıvılcımların tüm ülkeyi sarıp sarmalayan devasa yangınlara dönüştüğü zamanlardı. 

Amerikan profesyonel futbol liginin o tarihlerdeki en iyi koşucusu olarak kabul edilen O.J. Simpson; kendisinden 12 yaş küçük eski karısı Nicole Brown'u ve o gece yanında bulunan ( tesadüfen ya da kasıtlı - hala bilinmiyor ) garson Ronald Goldman'ı öldürmek ile suçlanmıştı. Siyahi bir Amerikan vatandaşı olan O.J; doğup büyüdüğü siyahi çevresinin yoksulluğundan paçasını sıyırabilmiş ve beyaz insanların dünyasına adını, tabiri caizse 'altın harflerle' yazabilmişti. Artık o bir zenci değildi; o Orenthal James Simpson idi. 

1994 yılının bahsi geçen cinayetlerinin işlendiği gecenin sabahında ise bu durum; zenginleşmiş, zengin bir semte yerleşmiş, emekliliğini yine kendisi gibi zengin, teni beyaz golf arkadaşlarıyla geçiren Simpson için kalıcı olarak değişmişti. Şimdi futbol sahası yerine mahkeme salonundaydı ve karşısında davacı olarak halk vardı. 

kurgu dünyası
'People v. O.J. Simpson' dizisinin başrollerini Cuba Gooding Jr. ve Sarah Paulson paylaşıyor. American Horror Story'nin tanınan yönetmeni Ryan Murph, American Crime Story'nin ilk sezonu için de kollarını sıvamış ve 10 bölümlük dizinin 6'sında yönetmenlik koltuğunda yerini almış. Hikaye; birçok kişinin internette birazcık araştırma yaparak tüm detaylarını ve sonunu öğrenebileceği bir hikaye. Her şey bire bir uygulanmış, her olay yansıtılmış dizide. O günkü olayları gerçekten yaşamış olan kişilerin oyuncularla olan benzerliği övülesi derecede uyumluluk gösteriyor. Ben şahsen, her bir karakterin gerçekteki görsellerine ulaştığımda, oyuncu seçimlerini yapan prodüksiyon ekibini bu konuda çok başarılı buldum.

1990'lı yıllarda yaşanmış bu sansasyonel olay karşısında; bir yargılayıcı, bir O.J. hayranı, bir kadın hakları savunucusu, bir eşitlik yanlısı gibi kavramların her birine bürünerek hepsini az ya da çok kapsayacak şekilde izleyebildiğim bir dizi oldu People v. O.J. Simpson

Henüz izlemediyseniz, izlemenizi şiddetle öneririm. Gerçekte yaşanmış olayları bilmeyenler, hiçbir araştırma yapmadan da izleyebilirler. Tamamen sizlerin tercihine kalmış bir şey. Ama ben; olayların detaylarını iyice öğrenerek izlediğimde çok fazla keyif alıyorum, o yüzden izlerken sonunu bilenlerdendim diyebilirim.

İzleyin ve de izlettirin... Tam 8 ay sürmüş ve tüm televizyon kanallarında canlı olarak yayınlanmış, hukuk literatürüne katmış olduğu eşsiz kavramlarla anılan 'O.J. Murder Trial' (Cinayet Davası) 10 bölümlük nefis bir seyir, hiç sıkmayacak bir dizi...

Spoilerlı incelemeye buradan ulaşabilirsiniz...


Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası

Işıklar sönük ve mayhoş...
Sarhoş aydınlığın içinde süzülen kar tanelerini hesaba katmayan rüzgarı da geride bırakıyoruz. 
Oysa o kar taneleri bana havanın ne kadar soğuk ve ürpertici bir yalnızlıkla sarıldığını hatırlatıyorlar. 
Ve ben hatırlamakla hatırlamamak arasında bocalıyorum, sabahın en güzel saatinde uyku mahmurluğuyla gerinen ve fettan yaldızlarını yatağa serpiştiren güneşin inatçılığından kurtulmak isteyip de çabalayan biri gibi.
Çünkü o kişi sıcacık ve güneşi geride bırakan yorganının karanlık sakinliğine sokulurken, ben de bu kış akşamı, elim senin sıcak avuçlarınla bir olmuş başım güvenli ve geniş göğsüne düşmüş bir halde, karanlık ama sevgi dolu örtümü, yani seni üzerime çekiyorum.
Yağmur da yağıyor sanki…
Coşkunluğu avaz avaz haykırıyor kar kristalleri etrafımızı çevrelemişken. 
Şu uzaktaki sisi görüyor musun?
O aslında basit bir yağmur buharı… 
Toprağa düşüşündeki şiddet yeri yakıyor belli ki...
Ama, o öyle bir yağmur ki karın soğuk dokunuşlarını görmek dahi istemiyor canının son gölgesi düşmüş çiçeklerinin üzerine. 
Çünkü artık canı çekilmek üzere.
Düşünsene; 
Kim karşı koyabilir ki, dondurmak istediğinde kar? 
Kim ona boyun eğmek yerine, baş kaldırmaya cüret edebilir ki?
Etse bile; ömrü bir süre sonra, güneşin yerini geceye bırakıp çok sevdiği dağlardan bayırlardan ya da ovalardan çekildiği gibi çekilmez mi bu dünyadan?
Yağmur damlaları öylesine sabırla tüketiyor ki kendilerini donuk buzlar dökülmesin diye çiçeklerine. 
Her ilkbaharda bir annenin bebeğini beslerken ve büyütürken ki heyecan ve sevecenliğiyle suladığı, güzelim zambaklarını, güllerini, menekşelerini ve leylaklarını bir avuç kar suyunun soldurmasına izin verebilir mi o anaç yağmur?
Ama, bak, ölüyor artık…
Tüketti kendini…
Çok bile dayandı değil mi?
Kurgu Dünyası (Her hakkı saklıdır)


Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Sevilen anime tam dört yıllık bir aradan sonra kaldığı yerden devam ediyor. Hem biraz hafızalarımızı tazeleyelim hem de ikinci sezondan bahsedelim istedim...

kurgu dünyası

Çooook uzun bir süre geçti üzerinden. İzlerken heyecanına doyamadığım, bittiğinde bir hayli dertlendiğim 'Attack on Titan' nihayet yeni sezon bölümleriyle yayınlanmaya başlandı. İyi haberden hemen sonra kötü haber vermek gibi olmasın ama; hayranlarını oldukça üzecek bir bilgi de öğrenilmiş oldu: ikinci sezon sadece 12 bölümden ibaret. Zaten şu an ilk iki bölüm yayınlanmış durumda. Kaldı geriye 10 bölüm. Umalım da bu defa bu kadar uzun bir ara vermesinler. ( 3.sezonunun da olmasını bir tek ben istemiyorumdur herhalde? )

Ne diyordum... o kadar uzun bir ara verdiler ki, 2009'da Hajime Isayama tarafından yaratılan animemiz biliyorsunuz ki ( ya da şimdi şipşak hatırlamış oldunuz ) 2013 yılında yayınlanmıştı 25 bölüm olarak. Animenin ününü seri bittikten sonra duyan ben ( ve benim gibi birçok anime sever ) tabi ki tüm sezonu bir çırpıda sular seller gibi ezberleyip bitirdim. Halbuki; çok sevgili dizimizin Kyojinlerini ( devleri ) örnek almış olsaydık, insanlara ağır ağır saldırıp tadını çıkara çıkara midelerine indirmeleri gibi biz de bölümleri gayet ağırkanlı ve keyifli bir şekilde izleyebilirdik. Onun yerine bir iki günde bitti ve şimdi buradayız, tam dört yıllık bir süre zarfından sonra...

2017'nin Nisan ayında Cumartesi günleri izleyicileri ile buluşmaya başlayan 'Attack on Titan'ın ikinci sezonunun ilk bölümünü seyrederken itiraf etmeliyim ki, birçok şeyi unutmuş olduğumu fark ettim. Eren, Mikasa ve Armin üçlüsünü hatırlıyorum elbette ama karakterlerin bana anımsattığı duygulanımların yerini bilgisayar ekranına ruhsuz ruhsuz bakan gözlerim almıştı. Animenin ilk açılış müziği olan Guren no Yumiya ( Crimson Bow and Arrow ) ile birlikte oturduğum koltukta ya da sandalyede yerimde duramayışım, o muhteşem sahneler peşi sıra geçip giderken müziğin tınısıyla ve yeni bölümün merakıyla kapıldığım heyecan... hepsi uçup gitmişti sanki. Bunda yapım şirketinin animelerin devam serilerini çekmektense yepyeni animeler ve hikayelere ağırlık vererek 'Attack on Titan' gibi dünyaca ünlenmiş bir yapımı geri plana atmasının büyük payı var elbette. Hepimiz unuttuk o günkü hevesimizi ve de olay örgüsünü. Arada bir mangasını, vikisini açıp açıp hasret gidermeye çalışan kişiler biliyorum. Velhasıl zor yıllardı okuyucular...

kurgu dünyası
Neyse ki; sizlere de tavsiye edeceğim üzere ikinci sezonda hiçbir anlam ve heyecan bulamayan ben, hemen ilk sezonun tamamını yine bir solukta izledim, hafızamı tazeledim. İkinci sezonun açılış temasını da hiç beğenmediğimi eklemek ve ilk opening'in sözlerini hemen şuracığa iliştirmek isterim;

"Seind ihr das Essen?  ( Sizler av mısınız? )
 Nein, wir sind der Jäger." ( Hayır, bizler avcıyız )

Eren, Mikasa ve Armin ikinci sezona sakin ve tam da o dehşet'ül vahşet final sahnesinin harabeleri arasında başladılar....

( Spoiler başlıyor, henüz ikinci sezonu izlemediyseniz, önce izlemenizi öneririm )

O devasa, kıllı ve akıllı Beast Titan'ın ( canavar dev ) yeni baş düşman olacağı şimdiden belli. Devlerin çizimleri, yüz ifadeleri, davranışları o kadar çığ açıcı boyutlarda ki; hafızamı eski bölümlerle tazeledikten sonra bile beni hala şaşırtabiliyorlar. 26. bölüm yani yeni sezonun ilk bölümündeki devlerin Sur Rose'un topraklarında sakin sakin ilerlerken birden bire adeta cin çarpmışçasına tipten tipe girerek depara kalkmaları gözümün önünden uzun bir süre gitmedi. Gösterdikleri ani devinim; animedeki insanlarla empati kurmaya çalışan bir izleyici için hem sinir bozucu hem de yıpratıcı bir durumdu. Küskün bir tavır takınarak boyun büken devden, ağacın ardında uslu uslu avına kavuşacağı anı bekleyen deve kadar her türlü açıklanamaz davranış bozukluğuna şahit olduktan sonra, fark ettik ki Beast Titan bir önceki titan shifterlar yani deve dönüşebilenler kadar insanoğluna dair güncel bilgilere hakim değil. İnsanların devlerle mücadelede kullandığı 3D manevra donanımı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. 27. bölüm aslında başka bir gerçeği daha açığa çıkarmış oldu böylece serinin mangasını henüz okumayanlar için; Beast Titan uzun zamandır insanlarla iletişim halinde değil. Sur Maria, Sur Rose ya da Sur Sina'nın ardında yaşayan halktan biri değil, dışarıdan gelen biri... 

kurgu dünyası
Keşif birliği artık insanlığı titan shifterlar konusunda uyarabilmişken şimdi sadece surları içindeki titanları keşfetmek yetmeyecektir. Duvarların ötesinde de başkaları var... İnsanların, yavaş yavaş da olsa devlerin saklı gizli bilgilerini öğrenmeye başlayacağı ve unutulmuş tarihlerinin esrarının çözüleceği bir sezon bizleri bekliyor sanırım. Geriye sadece 10 bölümlük bir seyir kaldığını hesaba katacak olursak, bu Cumartesi günü heyecanlı ve bir o kadar da doyurucu bir 3. bölüm'e hazır olun derim...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉

Bir Star Wars hayranı olarak bloğumun ilk konuğu; uzun zamandır tatmayı beklediğimiz duyguları biz fanlara fazlasıyla yaşatan 'Rogue One' oldu...

kurgu dünyası

'Star Wars' evreninin tüm özelliklerini taşıyan ve 1977'de çekilen filmin öncesinde gerçekleşen olayları konu eden Rogue One, hayranlarını oldukça memnun etmiş durumda. Karakterleri, film boyunca olayların geçtiği birbirinden farklı ve çeşitli gezegenleri, yine aynı şekilde bir çok değişik ırk ve canlı türü, tabi son olarak da Gareth Edwards gibi serinin hayranlarından olan bir yönetmenin ustaca dokunuşları sayesinde; Star Wars fanlarının yıllardır özlemle beklediği film olarak hafızalarda yerini almış bulunuyor. 

(Spoiler başlıyor...)

Rogue One, Yıldız Savaşları'nın bir nevi referansı haline gelen başlangıçtaki "Uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside..." sözleri ile seyircinin dikkatine sunulan ve ardından ön söz mahiyetinde kayan yazılarla devam eden, hayranlarının çok sevdiği bu özelliğe sahip değil belki; ama kaliteli göndermeleri, belirli temellere oturtulmuş senaryosu, kendisinden yıllarca bahsettirecek savaş sahneleri ile gönüllerde taht kurmayı büyük ölçüde hak etmiş bir eser. Bir filmin sonunun nasıl biteceği aşikar iken; her şeyin başlangıcı, gelişme süreci ve bitişinden bir önceki sahnesi ancak bu kadar değer kazanabilir ve önemli olabilirdi herhalde...

kurgu dünyası
Tadına doyamayarak izlediğimiz filmin bütün ana karakterleri ölüyor neredeyse ve bu durum 'Rogue One'ı daha da bir güzel gösteriyor aslında. 'A New Hope'un (yeni bir umut) konusunu hatırlarsanız, galaksideki herhangi bir gezegeni sadece tek bir tuşla yok edebilecek olan 'Death Star'ın (ölüm yıldızı) sonunu hazırlayan planları çalınmış ve bu planlardaki küçük bir açıklık;  Luke Skywalker, Leia, Han Solo gibi baş kahramanların hikayesinin anlatıldığı filmde o devasa, mühendislik harikası icadın yok edilebilmesini sağlamıştı. İşte o planların ele geçirilebilmesi için canını ortaya koyan, evrenin belki de en karanlık günlerinde (cumhuriyetin çöküşü ve imparatorluğun başlaması ile tüm Jediların katledilmesi sonrası anlatılıyor arka planda) asilerden oluşan bir grup insanın sadece bir film ile parlayıp sönmek pahasına çabalarını izledik hem keyifle hem de hüzünle. Nasıl ki, galaksinin en kötü ve aynı zamanda en güçlü adamı efsanevi Sith lordu Darth Vader'ın sadece üç sahnede görünmesi bile ekranların gerisinde bizleri çığlıklara ve büyük hayranlık nidalarına boğmuş ise; Jyn Erso (Felicity Jones), Yüzbaşı Andor (Diego Luna), K-2SO (Alan Tudyk), Chirrut (Donnie Yen) ve diğer bütün Scarif gezegeninde ölen asi grubunun hayatlarının son buluşu da yanaklarımızdan sessiz ve gururlu yaş damlacıklarının süzülmesine sebep olmuş oldu.

Galen Erso rolündeki Mads Mikkelsen, 30 yıldır süre gelen tartışmanın sonlanmasına da katkıda bulundu bu film ile birlikte, bunu da es geçmemek lazım. Yıllarca hayranlar; nasıl olur da o koskoca 'Death Star', yok edilemez korkunç görüntüsünün ardında bu kadar komik bir zayıflık barındırır diyerek kendi aralarında sorular sorup yine cevapları teorilerinde aradılar. Karısının ölümüne ve küçük kızı Jyn'den ayrı düşmesine sebep olan imparatorluğa büyük bir kin beslemiş olan Galen Erso'nun dehasından hiç birimiz haberdar değildik oysaki. Sadece kızının anlayabileceği bir kod olan 'Stardust' (yıldız tozu) sayesinde ölüm makinesinin akıllara durgunluk verecek şekilde gizlenmiş zayıflığı bir gün yol edilmek üzere önce Jyn Erso'nun, ardından da filmin en iyi göndermelerinden birini bizlere yaşatarak CGI ile karşımıza çıkan Leia'nın eline geçti. 

kurgu dünyası
Her karakter sevildi açıkçası. İmparatorluk güçlerinden çalınan ve yeniden programlanan K-2SO'yu da o kadar sevdik ki; yaptığı espriler; siyah ya da beyazın olmadığı, griliğin hüküm sürdüğü bu çok uzak galakside biz izleyenlerin yüzlerine küçük gülücükler kondurdu...

Sevilmek, ya da ölesiye hayranlık duyulmak için sadece kırmızı ışın kılıcını sallaması ve o korkutucu hırıltısı yeten Darth Vader, R2D2 ve C-3PO'nun ufak tefek görünmeleri, Bail Organa'nın o ihtişamlı girişi ve Obi-Wan Kenobi göndermesi, filmin sonlarında Hammerhead Corvette (çekiçkafa savaş gemisi)'in koca koca kruvazörleri birbirine çarpıştırması, Red Five göndermesi (a new hope filminde Luke Skywalker'ın Death Star'ı yok etme girişiminde kullandığı isim idi), Anakin'in Dart Vader'a dönüştüğü lavlar içindeki gezegen Mustafar'ın kanlı canlı karşımıza tekrar çıkması, 4. filmin önemli bir mekanı olan Yavin IV'da asilerin toplanmış olması... Hepsi de muhteşem anlardı.

kurgu dünyası
Özetleyecek olursak; Rogue One: A Star Wars Story, serideki en iyi filmlerden biri olarak tarihe geçti, hatta belki de en iyisi olarak görüldü. Tozlu hatıralardaki bilgilerinizi tazeleyip filmin bir önceki hikayelerini izledikten sonra emin olun ki Rogue One'a bir şans vermek isteyeceksiniz. 40 yıllık bir maceraya dayanan bu muhteşem serüvenin hiç bilinmeyen ve tanınmayan kahramanlarını Rogue One ile keşfetmek gerçekten harika bir deneyim yaşatacaktır...
Tekrar tekrar izlemeniz ve keyif almanız dileğiyle...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉