kurgu dünyası
Türkiye'nin ilk yerli internet dizisi Masum'un ilk sezonu geride kaldı. İkinci sezonunun da olacağı açıklanan dizinin bir seveni olarak şimdiden yeni sezon için beklemeye başladım bile. 

Senaryosunda ufak tefek (kimileri için apaçık mantıksızlıklar) kurgu hataları olsa da; kabul etmek gerekir ki, oyuncuları ve çekimleri ile, gerçekçiliği ve olay örgüsünün gizemliliği ile ilk yerli internet dizimiz olarak büyük bir övgüyü fazlasıyla hak etti 'Masum'. Her bölüm bittiğinde dedim ki:

"Nasıl da güzel iş çıkarmışlar. Oyunculuklar, sahneler, tipler ve tiplemeler ne kadar da gerçekçi. O ayılıp bayıldığımız 8/10 bölümlük yabancı dizilerden birini izliyorum sanki..."

İstiyorum ki hemen spoiler vermeye başlayayım, dizinin son 4 bölümü hakkında eğrisiyle doğrusuyla kendi bildiklerimi anlatayım...

'Bayrak' adlı tiyatro oyununun 8 bölümlük bir diziye uyarlanmış versiyonu olarak karşımıza çıkan 'Masum'; kimileri için finaliyle hayal kırıklığı yarattı, kimileri için de çok başarılı oldu. Açıkçası; ilk izleyip bitirdiğimde tüm bölümleri, ben de sonu ile ilgili biraz hayal kırıklığı yaşayanlardan biriydim.

(Spoiler geliyorum demez...)

Son 15 dakikaya sığdırılan onca ölüm, gözyaşı, entrika ve aralanan sır perdesi biraz daha izleyiciyi de içine alarak sindire sindire işlenseydi, Masum kusursuz bir yapım olabilirdi... Bazı tipleme ve karakterlerin eylemlerinde yeterli motivasyonu göremedim ilk izleyişimde. Sanıyorum ki; senarist, duygu yoğunluklarının tüm sorumluluğunu izleyiciye bırakmak istemiş, izleyicinin karakterlerle derin bir empati kurarak her karakterin huyunu suyunu çözebilmesini beklemiş. E doğal olarak da sadece dizinin gizemine odaklanan seyirciye tüm kapalı kutular açıldığında birçok şey mantıksız görünmüş olmalı. Benim için de biraz öyle oldu ilk aşamada. 


kurgu dünyası
Sekizinci bölüme kadar sürekli bir gerilim artışına şahit olunduğu için odakların ortak noktası, sonu nasıl bitecek idi. Ve sonu; evli, şiddet eğilimleri olan bir aşığın gizli intikamının nihai sonuca ulaşması şeklinde bitince; bunca atmosferik öge, bunca gizem, bunca oyunculuk da bir yere kadar diyebilir seyirci. Olağandır...

İkinci kez izlediğimdeyse; çok güzel şeyler keşfettim...

Karısı ile sorunları olan Yusuf'un kendisini işinde bir şeyler başarmaya adayarak toplumda ve çekirdek ailesinde bir yer edinme çabası güttüğünü; çocukluk arkadaşının tüm 'yapma etme' göndermelerine rağmen bu gayesinden vazgeçmediğini, erkek olma imgesinin baskısı altında vazgeçemediğini fark ettim...

Başta, Emel ve Selim'i öldürmesi için yeterli amaca ve motivasyona sahip olmadığını, yaptıklarının gereksiz olduğunu düşünürken; Taner'in karakterizasyonuna odaklandığımda sevdiklerini koruyabilmek adına yanlış kararlar alabilen, öldürme odaklı bir tipleme olmasa da bir yaşamı sona erdirmekten çekinmeyecek kadar gözü kara hale gelebilen biri olduğunu keşfettim...

Bunu; bize gereksiz gibi görünebilecek bir yan sahnede çok kurallarına uygun bir şekilde göstermişler diye düşünüyorum. Yusuf ile Taner'in yaşlı bir adamın evine girdiklerindeki bölümü hatırlayın. Yusuf'un yakalanması çok büyük bir travma değildi o çocuklar için, sadece yaramazlık yapıyorlardı (ilk başta). Çocuklar her zaman yaramazlık yapar ve bazen de yakalanırlar. Sahne olağan şekilde ilerleyebilseydi; o yaşlı adam önce biraz kızacak sonra onları ailelerine şikayet edecekti ve anneleri de tipik Türk annesi imgelemesine uygun olarak arkalarından terlik ile kovalayacaktı, hepsi bu...

Lakin Taner bir çocuk olarak yapılabilecek en sivri, en düşünülemez şeyi yaptı orada. Korkup arkaya saklanmak ya da yakalanıp suçlu suçlu başını önüne eğmek; psikolojik sorunları olmayan sıradan bir çocuğun yapabileceği eylemlerdendi. Taner ise hemen elindeki sopayı yaşlı adamın üzerinde kullanmayı seçti. Bunun üzerine hiç düşünmedi, sonucunu kestirmeye çalışmadı. Aklına bu fikir geldi ve yaptı. Öldürmekten zevk aldığı ya da o an tek çare o olduğu için değil. Karakterine uygun şekilde psikolojisinin kırık dökük yansımasında aklına ilk gelen şey o olduğu için. Şiddet yanlısı, şiddete düşkün bir kişi olmadığının kanıtı olarak da eşi ile olan dramatik ilişkisini gösterebiliriz.

Emel'e her şeyi anlatıp Selim'in evlerine hırsız gibi girdiği gerçeğinin üzerine abartılı konuşmalar yapmak varken, kardeşinin şikayet edilebileceği düşüncesine yoğunlaşıp aklına ilk geldiği anda çekinmeden Emel'in öldürülmesi gerektiğinde karar kıldı kendince. Selim'i öldürmesi ise günün birinde o korkak aşığın korkularından arınıp polise onu, o gece yaşananları şikayet edebileceği düşüncesinin sonucu idi. Hatırlayın; Emel'i öldürmüş, babasına kadının nasıl öldüğü ile ilgili soğukkanlılıkla yalan söyleyen Taner, hala elinden kaçan Selim'in polise gidip gitmediğini öğrenmeye çalışıyordu. Emel yoktu artık çünkü, kimseye kardeşini şikayet edemezdi ama Selim edebilirdi... Ailesinin, sevdiklerinin başına bir iş açılmasındansa, babasının komiserlik geçmişini lekelemektense vicdanını lekelemeyi tercih edenlerdendi Taner ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebiliyordu.

Bu noktada, ben bu karakterin gerçekleştirmiş olduğu cinayetlerdeki motivasyonunu gayet mantığa uygun buldum. Zaten tüm dikkatleri üzerinde toplamış olan Tarık'ın hastalığı varken kimsenin aklına Taner'in psikolojik sağlığı gelmiyor ve bu da çok doğal. Bir ağabey düşünün; kafasında farklı farklı senaryolar dönen küçük bir kardeşe sahip. Bu ağabeyin hiçbir psikolojik zarar almadan büyüyüp toplum içine karışması beklenemez. Taner'deki zarar da; insan öldürme konusundaki soğukkanlılığı. 


kurgu dünyası

Taner'in karakteri ile ilgili kişisel yaklaşımımı artık geride bırakacak olursam, Anne Nermin ve Baba Cevdet'e değinmek ve onlardaki farkındalıklarımdan bahsetmek istiyorum biraz...

Anne Nermin'in küçük oğlu Tarık'ı gerçekten de çok sevmediğini fark ettim mesela. Evet, Cevdet'te de evlat ayrımcılığı var biraz, o da büyük oğlu Taner'in üzerine Tarık'ta olduğu gibi titremiyor ama Emel'in cesedini arabanın içerisinde büyük oğlu ile planlayarak uçurumdan sonsuzluğa uğurladıkları sahnede, Nermin'in Tarık'a hiçbir zaman göstermediği şefkati Taner'e bizzat Cevdet göstermiş oldu bana göre. Büyük oğluna sarıldı, ardından elveda derken sesi titriyor ve ağlıyordu. Üşümesin diye ceketini verdi ona. Taner'i bütün dizi boyunca sürekli o ceket ile gördük neredeyse.

Diğer bir tarafta da; küçük oğlunun hastalığını gururuna yediremeyen, Cevdet bu hastalığın irsi olduğunu söylediğinde 'Benim ailemde böyle bir hastalık yok.' diyen, diyebilen bir anne var. Dürüst konuşmak gerekirse Nermin'in Tarık'ı sevmemesinde bundan başka bir neden yakalayamadım. Tüm nedenin sadece oğlunun 'deli' olmasını kendisine yakıştıramaması olduğunu düşünmek gerçekten çok acı...

Bu nedenledir ki; dizinin adını da göz önünde bulunduracak olursam, anneyi ben hiç de masum bulmuyorum. Tek masum kişinin anne olabileceği yorumlarına hiç mi hiç katılmıyorum bu yüzden. Oğullarından birini çok sevmiş ve diğerini de hastalığı sebebiyle dışlamış bir anne figürü var önümüzde. Olayların bu denli kanlı bir final ile son bulmasında anne karakterinin büyük bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Anne ne kadar masum değil ise, şizofren küçük oğul tiplemesi de o kadar masum benim gözümde bu olay örgüsünde. Hayatı boyunca sürekli bir şeylerin eksikliğini hissetmiş bir çocukmuş Tarık. Arkadaşları pek yokmuş konuşmalardan çıkarsadığıma göre. Ağabeyi Taner ve Yusuf onu geride bırakıp oyun oynamaya gittiklerinde babası da işte olduğu için annesi ile yalnız kalmış evde. Annesinin ağabeyine daha çok ilgi göstermesi, anne figürünün eksikliğini doğurmuş olacak ki, halüsinasyonlarından biri onu seven başını okşayan annesine ait. Hatta yorumsal bir önerme ortaya koymam gerekirse, hastalığının başlamasına annesinin ilgisizliğinin yol açtığını düşünüyorum. 

Ne kadar da kötüledim Anne Nermin'i değil mi? Yapacak bir şey yok, Nur Sürer öyle bir oyunculuk çıkarmış ki ortaya böyle anne evlerden ırak dedirttirdi bana onu izlerken. Bir oğlunu çok severken diğer oğlunu sürekli görmezden gelmesi, aşağılaması... Haluk Bilginer ile ebeveynlik üzerine olan çatışmalarının işlendiği sahnelerde sürekli gözlerim doldu; onların oyunculukları ekranda şahlandıkça ben hıçkırıklara boğuldum...

kurgu dünyası
Oyunculukların şahlanışı demişken; Cevdet (Haluk Bilginer) ve Selahattin Komiser'in (Mehmet Özgür) aynı kadrajda yer aldıkları 6. bölüm; pencereden baktığında dışarıda lapa lapa kar yağarken sıcacık yatağında elinde sıcak çikolata ile en sevdiğin müziği dinlemek kadar nefisti, harika hissettirdi. Oyunculuklara zaten söylenecek bir şey yok ama; Berkin Oya'nın kaleminden dökülen, Cevdet Komiser'in seslendirdiği o tiratlar su gibi güzeldi. 

Biz o muhteşem konuşmalara dalmışken; annesine hasret büyümüş, karısı tarafından aldatılmış, ağabeyinin kendisini küçümsediği hissine kapılan, şizofren tiplememiz Tarık (Okan Yalabık) babasının da kendisine yalan söylediği bilgisiyle gerçek hayattan tamamen koptu ve olaylar o final sahnesinde küçük köy evinden üç el silah sesi duyulana değin aktı gitti...

Bir aile neredeyse yok oldu. Cevdet Komiser hastaneye, Tarık da muhtemelen tımarhaneye gönderildi.

Diğer yanda ise, Yusuf ailesine kavuştu. Kızı ve karısı ona geri döndü.

Selahattin Komiser istediğini elde etti, Rüya sadece ona ait artık. Dizinin ilk sezonu da bu şekilde son bulmuş oldu.

Herkesin tek bir sopayla başının arkasına ufak bir darbe alarak bayıldığı, büyük bir darbeyle öldüğü, nabız kontrol edilmeden öldü sanılanların hayata döndüğü kısımları saymaz isek Masum; BluTV için mükemmel bir başlangıç ve de reklam, yerel internet dizileri için umut vadeden bir yapım oldu.

Henüz izlemeyenlere ya da izlemek istemeyenlere zorla izlettirmeniz tavsiye olunur.

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası
Güneşin gözlerimin mahmur perdelerini aralayabilmek için çok fazla uğraşmasına gerek kalmadı bu sabah, çoktan uyanmıştım. Bir koşu yüzümü yıkadıktan sonra hemen telefona sarıldım günün anlam ve önemi için. Yıllardır annemle anneler gününü birlikte geçiremiyor olmanın verdiği buruklukla en azından erkenden aramak, ona ulaşmak istedim yine bir önceki sene gibi.

Aradım, uzun uzun çaldırdım. Muhtemelen telefonunu yine çok uzaklarda unutmuştu. Cevap verdi en sonunda yorgun sesiyle:

“Efendim, Anneciğim?”
“Anne…” dedim, “Anneler günün kutlu olsun.”

Telefon konuşmalarında çok kötüyümdür hep. Aklımdan ne kadar güzel sözler geçse de, içimde türlü türlü methiyeler dizsem de; telefonda o çok uzaklardan yankılanan sesleri duyduğumda kaskatı bir donukluk tüm ses tonumu ve tavırlarımı değiştiriverir. Ama o; benim çatlayan sesim (sabahları kahve/çay içene kadar çatır çatır çatlayan bir ses tonuna sahibim üzerinize afiyet) ve robotumsu kutlayışıma hiç aldırmadan şöyle diyebildi:

“Ah, anneciğim, bunun için mi kalktın bu kadar erkenden? Yatsaydın kızım, uyusaydın, yorgunsundur sen…”

Eh be Anne!... Bırak da bugün düşünme beni.

“Çok teşekkür ederim, güzel kızım.” diyerek devam etti.

Bende hala tık yok tabi bu arada. O yeni uyanmışlığın verdiği mahmurluk ve düşüncelerimin önündeki antipatik duvar beni öylesine bloke etmişti ki dut yemiş bülbül gibi öylece dinliyordum annemin sesini. ..

Olsun; dinlemek, dinleyebilmek de güzeldi. Onun orada olduğunu, benim telefonu çaldırdığımda açacağını, bana her zaman ismime taktığı tatlı eklentilerle hitap edeceğini bilmek de güzeldi. Bu anın tadını çıkardım. Penceremden dışarıyı seyretmeye başladım, gökyüzü daha da bir güzelleşmişti şimdi. Annemin sesi, bir Pazar sabahı, sakin esen rüzgar ve yaramaz ışınlarını perdemin eteklerinde dalgalarından sıcacık güneş…

Her fırsat bulduğumda, sevdiklerime sevdiğimi söyleyebilen biri değilimdir. O an bunu gerektirdiği ya da söylemem gerektiği için değil; söylemek istediğimde söylerim…

Bugün de öyle oldu. Söylemedim anneme onu ne kadar sevdiğimi. Çünkü yarın söylemek geçti içimden; durup dururken, öylece söylemek istedim. Daha çok mutlu olacaktır yarın ‘Seni Seviyorum’ dediğimde, eminim. Sırf ‘Anneler Günü’ olduğu, onu hatırlamam gerektiği, onu sevdiğimi hissettirmem icap ettiği için değil; zihnimin çok daha berrak olacağı bir zaman diliminde içimden geldiği için söyleyeceğim…

Ben böyle düşüncelere kapılmışken, annem telefonun çıplak somutluğunda benimle konuşmaya devam ediyordu:

“Sesin çatlamış yine, Pamuğum. Çayını, kahveni iç de kendine gel. Bugün; Pazar, evde oturma bütün gün. Dışarı çık da havanın tadını çıkar…”
“Peki, Anne.” dedim.

Sonra rutin konuşmalarımıza başladık her zamanki gibi. Ve birkaç dakika sonra görüşme bitti. Bugün ‘Anneler Günü’ diye tekrar ettim kendime. Çocuklarını kendilerinden bile daha çok seven insanların günü. Sadece annelerin değil, babaların da günü aynı zamanda; ve hatta çocukların.

Bu gibi günlerin hikayelerini bizler yaratıyoruz sevgimizin, merhametimizin, fedakarlıklarımızın büyüklüğü ile…

Elbette bütün anne babalar ve dahi evlatlar mükemmel değildir. Herkes sevdiği kadar sevilecektir bu dünyada. O yüzden; sizlere sesleniyorum, şanslı olanlar. Ne şanslıyız ki çok sevildik, sevildiğimizi hissettik. Siz de çok sevin onları, sadece sevilmeye ihtiyaçları var. Sevdiğinizi söyleyin, çekinmeyin. Ve sadece bugün değil, bugüne özel olmasın bu telefondan yapılan kutlamalar, gönül almalar. Kurye ile ya da elden teslim edilen çiçekler, hediyeler. Çünkü bütün hikayelerimizin ve varlığımızın ardında onlar var; annelerimiz.  Bizim hikayelerimiz onların sıcacık kollarında başladı…

Tüm annelerin, anne olmayı bekleyenlerin ‘Anneler Günü’nü kutlarım…

Sağlıcakla kalın...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası
(1,2,3 ve 4. bölümleri içermektedir.)

Ne zamandır hakkında bir şeyler yazmak istediğim bir diziydi Masum. Bölümleri yalayıp yuttum, üzerinde epeyce konuştum arkadaşlarla; hakkında yazılar, yorumlar okudum, videolar seyrettim derken gün bugündür diyerek anlatmaya karar verdim bende bıraktığı izleri.

Öncelikle, yönetmeninden, senaristine; bu fikrin ortaya atılmasından elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliğe dönüşmesine katkıda bulunmuş herkesin eline sağlık demek isterim. Çünkü yerel yapımlarımızda Türk halkının, Türk gençliğinin, yeni jenerasyonun böyle varyasyonlara ihtiyacı var. 

Her sene ödül törenlerinde oyuncuların küçüğünden büyüğüne, yeni yetmesinden kırk yıllık ustasına kadar herkesin istikrarla dile getirdiklerinin hakkını vermiş ve hayallerinin çok da uzak olmadığını göstermiş oldu Masum’un seyirci ile buluşturulması. İzleyiciler de, oyuncular da, set çalışanları da, uluslararası örneklerde de bilinebileceği üzere dünya standartlarına uysun istiyorlardı Türk dizilerinin hali tavrı.

Her gece her gece, en sevdiğimiz dizilerin bile reklamcılığın aç gözlü keşmekeşinde yok olup gitmesini seyreder olduk. Bir dakikalık son sahne kalmışken geriye araya 15 dakikalık reklamlar koyulduğunda artık kanal değiştirip ‘İnternetten bakarım ya son sahneye!’ demeyenimiz var mıdır acaba içimizde?

Masum; bu gibi durumların bir gün değişebilmesi için azıcık da olsa adım atılmasını sağladı diye düşünüyorum.

Türk dizilerinin ‘Dallas’ı aratmayan ucu açık ve absürtlükten bihaber entrikalar yumağı özelliğinden ötürü birçok insan sadece yabancı dizi izler olmuştu ve Masum, o seçici seyircilerin bile ilgi odağı olmayı başarabildi.

Peki nedir Masum dizisini böyle başarılı kılan?

Doğru oturalım, doğruyu konuşalım; oyuncular ve oyunculukları Masum’un en başarılı yanı. Dürüst olmak gerekirse, Haluk Bilginer ve Okan Yalabık oynuyor diye izledim ben özellikle bu internet dizisini. Okan Yalabık’ın oyunculuğunu çok beğeniyorum. Haluk Bilginer’in ise benim beğenime de ihtiyacı yok zaten. Bir şey demeye, azıcık eleştirmeye kalksa şu ne dediğini bilmez kalemim, vallahi çarpılırım.

kurgu dünyası
Konu oyunculuktan açılmışken; anne rolündeki Nur Sürer’i, ağabey rolündeki Serkan Keskin’i ve Yusuf rolündeki Ali Atalay’ı da unutmamak lazım. Okan Yalabık’ı izleyebilmek için başladım ama Serkan Keskin’i ağabey rolünde deneyimlerken de çok keyif aldım. ‘Haluk Bilginer ne kadar iyi bir oyuncu’ diye iç geçirirken Nur Sürer’in o mükemmel ve doğal performansı ile kendimden geçtim.

Emel rolündeki Tülin Özen’i dizideki oyunculuğu ile ilgili çok takdir edemesem de, Okan Yalabık ile olan sahnelerde onun da rol yapmasında büyük değişimler yakaladım. Bartu Küçükçağlayan’ın ‘Bayrak’ oyunundaki performansının çok beğenildiğini duymuştum. Berkun Oya’nın kaleminden çıkan bir tiyatro gösterisi olan ‘Bayrak’ın internet dizisi olarak ‘Masum’a uyarlanmış halinde yine Küçükçağlayan’ın, rolünün altından başarıyla kalkabildiğini gördüm.

Gelelim konuya…
Konu; bilindik bir hikayeden, bu toprakların doğasından suyundan esinlenilmiş olsa da, dizinin atmosferi, başlama şekli, çekim teknikleri farklı bir öyküymüşçesine ağırlıyor seyircisini…
Çocukları için her şeyi yapabilen, masumiyetlerini lekeleyebilen anne ve babalar, karmaşık ilişkiler, önü kestirilemez kişilikler, hastalıklar, mahalle baskısı, bir toplumun tabuları ve bu tabuların yol açtığı sorunların acıklı tablosu…

(Spoiler vermeye başlıyorum)

Dizi boyunca ‘Masum’ kim, onu arıyoruz, aramamız isteniyor, sanıyorum. Gerçekten masum olan kim? Anne ve babalar evlatlarının iyiliklerini düşündüklerinde hep masum olarak addedilirler, çünkü her şey onlar içindir…

Peki; şu soru takılıyor diziyi izledikçe aklıma... 

“Evladı, hasta oğlu için her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir baba, neden onun bu durumunu içinde yaşadığı toplum ile paylaşmaktan çekiniyor?” 

“Niçin evladını daha iyi tedavi edebilmek ve belki de iyileşmesini sağlayabilmek için birçok kişiden yardım almak varken; işini, mesleğini, statüsünü arka plana atıp ‘Benim oğlum bir şizofren’ diyemiyor?”

İşte çatlaklık da burada baş gösteriyor. Dizi boyunca gözlemliyoruz ki; insanlar doğaları gereğince büyük fedakarlıklarda bulunsalar da (ya da bulunduklarını zannetseler de) aslında herkes kendisi için bir şeyler yapıyor.

Örneğin Yusuf rolündeki Ali Atay’ı eski karısının yeni sevgilisi ile kaldığı lüks eve gizlice girerken gördük. Kızının bir üvey baba tiplemesi ile büyümesini istemeyen, ana gayesi olarak önüne kızını koymuş olan Polis Yusuf, bir yandan da karısını geri kazanmaya çalışıyor.

kurgu dünyası
Ya da, oğlunun, Tarık’ın ilaçlarını onun iyiliğini düşündüğü için yarıda kesen Cevdet Komiser’e ne demeli? Aslında oğlunu iyileştirebilecek, şizofrenik bir belirti olan halüsinasyonların görülme sıklığını azaltabilecek ilaçları yarıda bıraktırıyor çünkü onu o halde görmeye dayanamıyor, üzülüyor ve yıpranıyor. Bu şekilde de bir evladı olması gerektiği gibi deneyimlemeye çalışıyor; kısa süreliğine de olsa…

Bu sebeplerden ötürü; hikayenin olay örgüsündeki tüm sonuçları,  alt metninde mantıklı bir gerekçeye sahip olan motivasyona bağlamaya lüzum kalmıyor. İlk başta her şey biliyorsunuz ki büyük bir gizem ile başlıyor. Tüm bu gizemlerin kaynağı zihnimizdeki soruları açıklığa kavuşturabilir ya da kavuşturmayabilir ama bu noktada asıl gizemin insanın kendisinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Her tepki bir etkiye bağlı olarak oluşmayabilir insanların dünyasında. İnsanlar, çok büyük iyilikler ve de fedakarlıklar yaptıklarını varsayarken aslında doğası gereği kendi çıkarlarını da gözetirler.

Buna örnek olarak da; Anne Nermin ile oğulları arasındaki ilişki gösterilebilir. ‘Masum’ dizisinde gerçek hayatın ta kendisi olan bir manzara ile karşı karşıya kalıyoruz. Nermin; büyük oğlu Taner’i, küçük ve hasta oğlu Tarık’a kıyasla daha çok benimsiyor, özlüyor ve önemsiyor. Senarist; kardeşler arasında ‘turşu’ imgesinin çatısı altında bir ayrımcılığın baş gösterdiğini yansıtıyor seyircilere.  Bir annenin, hasta olan oğluna daha çok şefkat göstereceğini sanırız her zaman ama bu dinlemek istediğimiz peri masallarının bir yalanıdır sadece. Anneler de çıkar güdebilirler, çünkü onlar da birer ‘insandır’.

Anne Nermin’e göre evlat dediğin özellikle de, erkek evlat dediğin, ‘Taner’ gibi olmalıdır. Aklı başında, ağır başlı, sorunsuz bir erkek evlat. Anadolu’da erkek evlat doğurabilmek annelerin birçoğunun gurur duyduğu bir durumdur.

Bir dişi kuş açısından bakıldığında; nasıl ki hayvanlar aleminde hastalıklı olan, tek başına hayatta kalamayacak olan yavruya ilgi alaka kesilir ve hatta ölüme terk edilir; burada da Nermin ve oğullarının ilişkisinde bu acı gerçekliğin insansı boyutlardaki hali söz konusudur.

Bana öyle geliyor ki; Tarık’ın hastalığı sürekli askerliğine ve komutanına bağlanıyor olsa da, 4. bölümde annesinin halüsinasyonlarını da görüyor olması, sıhhatini kaybetmesinde annesinin önemli bir yer olduğunu fısıldıyor kulaklarımıza. Başını okşamayan anne, rüyalarda onu bir güzel seviyor ve teselli ediyor. Sürekli ağabeyini kayıran anne, hayallerde ona ‘Ben hep yanındayım’ diyor.

Bu şekildeki psikolojik hastalıklar da hep bir şeylerin eksikliğini kapatabilmek için başlamaz mı zaten?

Konunun gizemini sağlayabilmek adına; öldü denilen ağabeyin ölmediğini, huzurlu ve mutlu bir emeklilik hayatı yaşar gibi görünen Cevdet ile Nermin’in o karı koca atışmalarının ardında anne ve baba olma sorumluluğunun kıskacında ezilirken aynı zamanda toplumdaki tabularla baş etme derdinde oldukça tedirgin bir hayat sürdüklerini, karı koca olduktan sonra evlenirken verilen ‘Hastalıkta, Sağlıkta’ gibi sözlerin ne derece tutulabilir olduğunu ve de küçük birer çocukken yaşanmış buhranların insanların hayatlarını büyük ölçüde etkileyebiliyor olduğunu izlemiş olduk ‘Masum’un ilk dört bölümünde…

kurgu dünyası
En masum kim sizce?
Bir insanın ölümüne sebep olduğu halde yaşamına devam edebilen Taner’i ve yaptıklarını tüm hayatı boyunca sorgulayan, başına her gelen kazada bir bedel ödediğini varsayan Polis Yusuf mu?
Çocukluk arkadaşının da içerisinde olduğu bu cinayet/ölüm davasını sorgusuz sualsiz bir çırpıda kabul edip hemen araştırmaya girişen Yusuf, belki Taner’in de bir bedel ödemesi gerektiğini düşünüyordur?...
Aylar sonra davanın tekrar açılmasını sağlayan Rüya (Taner’in eşi) gerçekten sadece Emel için mi başlattı bu süreci? Bu kadar mı masumdu sebebi?

Cevaplar bir sonraki yazımda…

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası

Şu sıralar, bir anime sever olarak sadece Shingeki No Kyojin'i takip edebiliyorum. Animede 5. bölüm geride kaldı ve neredeyse sezonun yarısına geldik çünkü tüm sezon sadece 12 bölümden oluşuyor...maalesef...

Manganın bu kısmına kadar okuyabilmiştim vaktim oldukça. O yüzden bu son bölümden sonra neler olacağı ile çok bir bilgim yok. İstiyorum ki, 3. bölümden bu yana neler oldu, yine hangi gizli sırları öğrendik, bunun üzerine biraz konuşalım.

İlk iki bölümle ilgili yazıma  buradan ulaşabilirsiniz 😉

Hafızalarımızı tazeleyebilmek için konuya; Connie'nin köyüne ulaştıkları ve hiçbir deve ya da insan cesedine rastlamadıkları kısım ile başlayacağım. Hiçbir deve rastlamamışlardı, ki; Connie'nin evinin tam üzerinde kocaman gözleri, şaşkın bir yüz ifadesi ve kullanılamayacak derecede ince uzuvlara sahip olan sarı saçlı devi gördüler. Hemen herkes rahat bir nefes aldı insan cesetleri bulunamayınca etrafta. Fakat; ulaşım için kullanılan atlar öylece duruyorlardı ahırlarda. Evler de epey zarar görmüştü. Belli ki devler zarar vermişti evlere. Bir de bunun üzerine tam Connie ve ekibi oradan gönül rahatlığıyla ayrılacaklarken evin üzerindeki sarışın, dişi dev 'Hoşgeldin' demesin mi?

İşler iyice sarpa sardı değil mi?

İnsanlar bir şekilde devlere dönüşüyorlar, bunun başka bir açıklaması yok. O sarışın dev hareket edemeyecek halde Connie'nin annesinin evinde yatıyor

kurgu dünyası
Her ne kadar Reiner, Connie'nin bunu anlamasını önleyebilmek için gereksiz bir çıkış yapsa da, yaşamış olduğu değişime rağmen, şaşkınlık içindeki anne oğluna hoş geldin diyebilmeye çalıştı. Herkes köydeki insanların kaçmış olma ihtimaline tutunurken aslında gerçek hiç de öyle değildi...

Animenin wikisine göz atmamış olanları uyarmak isterim. Birazdan çok önemli bir bilgi vereceğim spoiler içerisinde. Animeye bakış açınızı değiştirebilir. O yüzden bu kısmı atlamak isteyebilirsiniz...


Bu arada, keşif birliği hayatlarını yine tehlikeye atarak titanların geçtiği deliği bulmaya çalışıyorlardı. Gün bitip de karanlık çökene dek aradılar. Connie, Reiner, Bertolt'un birlikte olduğu ekip Ymir ve Krista'nın duvarın diğer tarafını arayan ekibiyle karşılaştı. Duvarın hiçbir tarafında delik falan yoktu.

İnsanlık henüz anlamamıştı. Güvenli sandıkları köylerinde, ormanlarında, hatta şehirlerin içlerinde herhangi birileri devlere dönüşebilirdi. Fakat daha bu bilgiye sahip değillerdi. Kuşkulandığım üzere, insanların devlere dönüşmesine sebep olan kişinin Canavar Dev olduğunu düşünüyorum. O yaratık nereye giderse, nerede durursa, etrafında onlarca dev peydah oluyor. Devleri kontrol edebiliyor olması da cabası. Duvarları tırmanarak geçebiliyor ve bir insan topluluğunu 'akılsız devler' haline getirebiliyor. Animede bu bilginin insanlık tarafından öğrenileceği günü gerçekten iple çekiyorum...

Halbuki diğer tarafta, Eren, Mikasa ve Armin'in birlikte yol aldığı keşif ekibi titanlar tarafından delinen duvarların kapatılması ile ilgili masum masum planlar yapıyorlar. Sıradan insanların olmadık yerlerde deve dönüştürülebileceğini, artık hiçbir duvarın onları güvende tutamayacağını öğrendiklerini hayal ediyorum da... evet, insanların devler karşısında hiç şansı yok. Mikasa ya da Levi'ya sahip olsalar da...

Asıl soru, Canavar Dev, Zırhlı Dev, Muazzam(Colossus) Devin insanlara bunları yapmaktaki amaçları ne?

Connie, Krista, Ymir, Reiner ve Bertolt'un da beraberinde olduğu keşif ekibi duvardaki deliği bulamayınca kale yıkıntılarına sığınmışlardı ve birden etraflarını onlarca dev sarmıştı. Bu da yetmezmiş gibi, o Canavar Dev kalenin yıkılmasına sebep olup onları daha kolay lokmalar haline getirmek için kocaman kayalar fırlattı bulundukları harabeye. Ne kadar nefret ettim o titan kılıklı yaratıktan anlatamam... Zaten olağan dışı uzunluktaki kolları, çirkin kürkü ve yine sıradışılıkta sınır tanımayan küçük kafası bana bu kadar nefret etmem konusunda bir hayli yardımcı oldular.


kurgu dünyası
Nerede kalmıştık... 
Hmmm... kale yıkıntıları diyordum.
O kale yıkıntılarının içerisinde bir titan shifter daha karşımıza çıkmış oldu böylece. Ne kadar da ustaca gizleniyorlar değil mi?

Bu defaki titan boyut olarak titan shifterlar içerisindeki en küçük olanı idi. Sürekli Krista ile dolaşan, keşif birliğine katılması pek de anlaşılamayan, insanlara oldukları gibi davranmak konusunda yeri geldikçe çekişen ve aksi tavırlarıyla bilinen; Ymir...

Ymir deve dönüştüğünde dikkat ettiyseniz Bertolt ve Reiner küçük birer şok geçirdiler.
Yine bir spoiler geliyor, isterseniz geçebilirsiniz.


Umarım Ymir ölmemiştir. Çünkü Eren'in aksine insanlar ve titanlar hakkında çok şey biliyor olmalı. Belli ki insanlığa karşı bir düşmanlığı da yok. Eren o kadar zaman geçmesine rağmen babasının onun için evlerindeki bodrum katında bıraktığı bilgilere hala ulaşamadı. Hiçbir şey bilmeyerek sürekli titan gücü ile ilgili yoğun istek ve sorumluluklara maruz kalıyor. Bu arada Krista'nın soylu bir asilzadenin gayri meşru çocuğu olması ve gerçek isminin Historia olması bir sonraki bölümleri oldukça etkileyecek gibi görünüyor. Sur tarikatının hizmet ettiği kutsal iradenin bireylerinden birisi olduğu gerçeği Krista yani Historia'nın ailesinin bir hayli üst sınıftan geldiğini gösteriyor. 

kurgu dünyası
Bakalım sonraki bölümlerde duvarların içlerindeki devlerle ilgili gizemleri öğrenebilecek miyiz?

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉