kurgu dünyası yabancı dizi

Bugün günlerden; karanlık geçmişinin kan revan haldeki intikam sarmalı içerisinde kaybolmuş bir karakterin hem trajik hem de simsiyah öyküsünün anlatıldığı bir gün: 

The Punisher

Geçtiğimiz Kasım ayında sevenleri ile buluşan Marvel ve Netflix yapımı yabancı dizi; tüm bölümleriyle birlikte bana ve izleyenlerine hüzünlü ama bir o kadar da gerilimli bir seyir zevki yaşattı diyebilirim. Zaten dediğim gibi; bütün bölümler bir gecede yayımlandığı için koca bir hafta sonunuzu bu diziye ayırıp karanlık ve kanlı günler geçirmemeniz söz konusu bile değil.

Marvel’ın dizilerini takip edenler bilirler; Daredevil’ın ikinci sezonunda bir anti-hero olarak karşımıza çıkmıştı Frank Castle nam-ı diğer Punisher. Acıklı hikayesi, durdurulamaz gayesi, vahşilikte sınır tanımayan dürtüleri, intikam hevesi ve uzmanı olduğu konuların izleyenlerini soluk soluğa bıraktığı sahneleri ile birlikte, çizgi roman okumayanları bile kendine izlettirmiş ve en çok sevilenlerden olmuştu.

Aynı şekilde, ben de bir Punisher hayranı ya da çizgi romanlardaki hikayesini takip edenlerden değildim ama Daredevil’daki boy gösterişinden sonra kendi solo dizisini yani ‘The Punisher’ ı büyük bir hevesle bekledim…

Tabii şimdiden uyarmalıyım; dizi Netflix’in kendi sitesinde +16 yaş damgası ile piyasaya sürüldü. 

Çizgi romanlarındaki kadar olmasa da yoğun kan sahneleri ve vahşet içermekte. Vahşete ve şiddete  tahammül edemeyenler için izlenmesi pek önerilmez. Çünkü karakterin tüm gayesi zaten ‘öldürmek’

kurgu dünyası yabancı dizi
Dizi hakkındaki fikirlerimden önce karakter ile ilgili biraz bilgi vermem ve psikolojisine inmem gerekir diye düşünüyorum:

Anti-kahramanımızın ismi Frank Castle. Kendisi Amerikan donanmasında deniz, hava ve kara kuvvetlerinde özel eğitimler almış, yakın dövüşte birçok teknik bilen, silah kullanma konusunda mükemmel bir uzmanlığa sahip, dünyayı ya siyah ya da beyaz olarak gören şiddete eğilimli bir asker, bir teğmen. Amerikan’ın en önemli madalyalarından birini almaya hak kazanmış bir savaş kahramanı… taaa ki ailesi yani karısı, kızı ve oğlu mafya bozuntuları tarafından vahşice öldürülene kadar…

Ailesinin katli ile birlikte içerisindeki tüm öldürme dürtülerini gözler önüne seren Frank Castle, zaten küçüklüğünden beri vahşete bağımlı bir tiplemedir. Ebeveynleri onu bir hayli yaşlılarken dünyaya getirmiş olduklarından oğullarına hiç söz dinletemezler ve böylece Frank; içerisinde ‘diğer insanlara zarar verme’ güdüsü ile büyümüş olur ki, verir de. Öldürmekten, zarar vermekten keyif alır ve bunu gerçek kötülerin yani suçluların üzerinde uygular. Bu şekilde o suçlular bir daha masumlara (ailesi gibi masumlara) zarar veremeyecektir. Klasik kahramanların öldürmeme prensibi onun için tam bir saçmalıktan ibarettir. Kötülüğün tek bir sonucu vardır onun için; o da ölüm…

Ava çıktığında merhamet göstermez, hiçbir suçluyu geride ve cezasız bırakmaz. Şöyle bir sözü de vardır ki bu söz ile bir hayli etkilenmişimdir; böyle bir karakterin yansıttığı çıplak gerçek karşısında:

“They laugh at the law… But they don’t laugh at me!

Kanunların huzurunda sağlanamayan adalet kıskacında kanunlara gülüp geçmekte olan suçlular, önlerine dikilen acımasız Frank Castle olduğunda elbette ki artık gülemiyorlar. Başlarına gelen tek şey ölüm. Bu arada hıçkırıklarında da kan damlacıkları yüzüyor…

Tabii hal böyle olunca, masumlara zarar vermelerini engellemek amacı ile gösterebildiği tüm şiddeti kapkaranlık kötüler üzerinde uygulayan Punisher; gözlerde farklı bir adalet sembolü olarak görülmeye başlıyor. Daha gerçekçi ve daha kanlı canlı…

Her an ölebileceğini bilerek, yaptığı şeylerin hiçbirinin aslında bir şeyleri değiştirmeyeceğinin farkında, sırf bu yolu kendisi seçti diye sonuna kadar uygulayan; acıdan, ölümden, arkadaşlarının ölümünden korkmayan ama sevdiklerine zarar gelmesinden korkan bir adam var orada tüm yozlaşmışlığın, hırsızlığın, adaletsizliğin, kötülüğün ve iki yüzlülüğün kavşağında…

Kurgu Dünyası Yabancı Dizi
Ailesinin katledildiği gün kızının dağılmış yüzünü kolları arasında tutan bir baba aslında Frank Castle. Hemen ardından da aynı yerde tam başından vuruluyor; oracıkta ölmek yerine yaşıyor, tabii kafatasından hiç silinmeyecek o mermi izi ve kabuslarında başrolleri paylaşan ailesinin cansız bedenleri eşliğinde.

Peki, beyaz perdede nasıl işlendi Frank Castle?

Daredevil dizisinin ikinci sezonunda izleyicilere tanıtılan Frank; basında ona verdikleri ad olan Punisher’lık yolundaki ilerlemiş ve o gün parkta mafyanın açtığı çapraz ateşte kalan ailesinin ölümünden sorumlu her kim varsa bulup intikam almaya çalışmıştı, izleyenler hatırlarlar...

Şimdi ise artık ‘The Punisher’ ile kendi solo dizisi var. Birçok hayran bu dizi içerisinde büyük aksiyon sahneleri, ölümcül bir Frank Castle, insanlıktan çıkmış bir karakter bekliyordu ama öyle olmadı. Genel olarak; çizgi romanlarını okumayan, karakterin gerçek ve soğuk halini bilmeyenler için aslında çok güzel bir diziydi. Kaliteliydi; Amerika şu günlerde türlü katliam haberleri deryasında çalkalanırken biraz ertelenmek zorunda kaldı, biraz yumuşatıldı, aksiyon sahneleri azaltıldı ve vahşeti törpülendi…

Bölümleri evet bana da uzun geldi açıkçası. 13 bölüm olmasına gerek yoktu; bazı yan karakterlere gerek yoktu ( Madini gibi ) ama Punisher’ın daha insancıl bir şekilde gösterilmesi ile onu yeni yeni tanıyan seyirci için karakterle empati kurabilme yolu aralanmış oldu.

Ölüm makinesi Frank Castle; Jon Bernthal tarafından canlandırıldı. Dizinin bana kalırsa en güzel yanlarından biri de Jon Bernthal’dı. Böylesi bir karakterin çalkantılı hislerini, şiddete meraklı serzenişlerini, kan kokusu aldığında deliren etoburlar misali dolu dolu öfkesini o kadar başarılı bir şekilde yansıtmıştı ki, Frank’in olduğu her sahne ayrı bir güzeldi.

Dinah Madani adında iç işleri ajanı rolünde Amber Rose Revah, çizgi romanlardan aşina olunan Micro karakteri için seçilmiş Ebon Moss-Bachrach ve Billy Russo rolünde de Ben Barnes bulunmakta…

Frank Castle hakkında böylesi uzun ve detaylı bir analiz yaptıktan sonra dizi ile ilgili kısa ve öz, aynı zamanda da biraz spoiler içeren bir anlatım yapsam sanırım daha iyi olacaktır…

O zaman… spoiler geliyor…

Kurgu dünyası yabancı dizi
Çizgi romandaki hallerinden farklı ve daha insancıl bir Castle görüyoruz izleyiciler olarak karşımızda…

Ailesinin ölümündeki sır perdesi; devletin yozlaşmış kadrolarındaki üst düzey yöneticiler tarafından vatan haini olarak adlandırılan ve ölü olarak bilinen Micro ( David Lieberman) aracılığı ile aralanıyor. İntikamını aldığını zanneden Frank ile bağlantıya geçen ve onu intikamını alması yönünde birbirleri ile yardımlaşarak destekleyen Micro, aslında bir hayli zeki bir analist ve hackerdır. Ailesi bile onu öldü bilmektedir.

Diğer tarafta ise Dinah Madani İran kökenli bir savaş uzmanı, bir iç işleri güvenlik ajanıdır ve Afganistan’daki gizli operasyonların iç yüzünü öğrenmeye çalışmaktadır.

Frank ve Micro bir yandan, Dinah Madani bir yandan CIA gibi bir organizasyonun üst düzeydeki yetkililerinin karanlık ve devletin bilgisi dışında yaptıkları çalışmalardan haberdar olurlar.

Frank, Afganistan’da gerçekleştirdiği özel kuvvetler menşeli görevlerde ‘vur emri’ verildiğinde vurmuş, ‘işkence et’ denildiğinde de etmiş, hiç sorgulamamıştır. Oysaki bu operasyonlar Afganistan’daki sivilleri ve yasa dışı işlerden haberdar olan tüm kişileri öldürmek üzerine kuruludur. Bu gerçekleri bilmeyen askerler de emirleri uygulamıştır.

Yasa dışı işler de tabi ki uyuşturucu kaçakçılığı ve büyük para aktarımlarıdır. Ailesine geri döndüğünde, Afganistan’da iken verilen emirler doğrultusunda uyguladığı bir infazın videosu ondan habersiz sızdırıldığında, Ajan Orange ( Paul Schulze ) ve diğerleri onu susturmak maksadıyla Frank Castle’ a bir suikast girişiminde bulunurlar. Frank’in ailesi ile gittiği parkta, bir mafya anlaşmazlığı imiş gibi gösterilen silahlı çatışma aslında Frank’in ikinci bir ailesi olarak gördüğü ordunun yozlaşmış amirlerinin eseridir….

Punisher, önünde kuru kafa sembolü olan üniformasını yeniden giyer ve avına başlar. Tabii bu av sonucunda bir sonraki sezonun bize göz kırptığının göstergesi olan yeni bir antagonist ( kötü karakter ) de ortaya çıkmış olur:  Jigsaw

Jigsaw da kim diye soracaklar için hemen şu kadarını söylemiş olayım; çizgi romanlarda Punisher ile birçok defa karşı karşıya gelerek ölmeden kurtulan nadir kişilerden biri. Çok yakışıklı bir tetikçi iken Frank’in onu kurşun geçirmez bir cama fırlatarak yüzünü paramparça etmesinin ardından doktorların kopan yüz parçalarını bir şekilde bir araya getirmesine rağmen tanınmaz hale gelen ve haliyle Punisher’dan nefret eden, yüzü yapbozu andıran kötü bir karakter...

Tabii dizide çok daha farklı bir şekilde işleniyor; izlemesi sizden, merak uyandırması da benden 😊

Kalemimi noktalarken belirtmek isterim ki; hayatın karanlık yüzü ile karşılaşmamış bizler için çok sarsıcı ve bir o kadar da uzak gelebilir anlatılanlar bu hikayede her birimize. Lakin Frank Castle’ın da dediği gibi;

“Benim gibi olmaktan sadece bir kötü gün kadar uzaktasınız!...”

İyi seyirler dilerim…

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
2017 Müzik Listesi

2017'nin bitimine günler kala, bu yıl en çok dinlediğim, dinlerken de keyif ve huzur dolduğum birkaç parçayı bloğumda paylaşmak, üzerilerinde biraz konuşmak istedim bu sabah. Belki birçoğunuzun zaten bildiği şarkılardır, belki de içlerinden ilk defa duyup dinleti listelerinize eklemek isteyecekleriniz olacaktır. Benim paylaşımım aracılığı ile keşfeder ve keyif alırsanız ne mutlu bana...

Şarkılar eşliğinde güzel vakit geçirmeniz dileğiyle...

Ezgi'nin Günlüğü - Ayrılış
Orhan Veli'nin 'Ayrılış' şiirinden bir mısra...



Selda Bağcan - Sivas Ellerinde Sazım Çalınır
Söz: Pir Sultan Abdal, Müzik: Anonim...



Mehmet Güreli - Kimse Bilmez
Şiir: Ömer Hayyam



Zuhal Olcay - Çaresizim
Sözleri Funda'ya ait 'Çaresizim' adlı parça 1976 yılında plak yapılmış ve Funda'nın hoş tınılarıyla günümüze kadar ulaştırılmıştır. Ne var ki ben 2001 yılında çıkan 'Başucu Şarkıları' adlı albümde bu güzel şarkıya kendi yorumunu katan Zuhal Olcay'ın seslendirmesini daha çok beğeniyorum...



Indila - S.O.S
2013'teki ilk single denemesi 'Dernière Danse' ile büyük bir çıkış yakalayan Indila; asıl adı Adila Sedraia olan Hint asıllı, Fransız R&B şarkıcısı ve söz yazarıdır...


Indila - Tourner Dans Le Vide



Ed Sheeran - Perfect
Brit Awards 2012'de en iyi İngiliz solo şarkıcı ödülünü alan sanatçıyı Game of Thrones'un son sezonundaki 3 dakikalık bir yan rol ile hatırlayanlar olacaktır...



Rag'n' Bone Man - Human
2017 Brit Ödülleri'nde en iyi çıkış ve eleştirmenlerin seçimi kategorileri olmak üzere iki ödül kazanan İngiliz şarkıcı...



Evgeny Grinko - Waltz (Valse)
Alternatif müzik dalında kendine ait besteleriyle tanınan Rus müzisyen, piyanist...


Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Ölüme Terk Edilen - Kurgu Dünyası




 1. Bölüm 2. Kısım  
1. Bölüm 3. Kısım

ÖLÜME TERK EDİLEN

Duvarlar büyük gölgelerle kaplandıktan sonra kapılar kapandı ve odaya küçük fısıltılar, derin soluklar, iğrenç hırıltılar doldu.

Victor arkası dönük olarak hesap sormaya, hassas kulaklarıyla söylenemeyenleri duymaya bayılırdı. Geniş ve siyah yılan derisi koltuğunda gevşedi ama bu sefer önüne döndü. Fısıltılar yerine duymak istediklerine ihtiyacı vardı. Gözleri Joseph ve Sebastian’ın çekingen tavırlarından rahatsız olarak kapandı. Sesi hem ödül hem de ceza gibi dehşet vericiydi:

“Safkan?...”

Joseph göğsünü şişirip kaslı ve cesur olduğunu ima etmeye çalışarak ciddileşti;

“Safkan gün doğmadan evvel kurtlara tarafımca bırakılmıştır, Lordum. Onu kendi ellerimle tam ortalarına yerleştirdim. Kurtlar etrafımda toplanıncaya kadar bekledim…”

Victor heyecan dolu, susayan dudaklarını araladı:

“Onu parçaladılar yani?... Kanının kokusu sindi tüm karanlığa…”

Joseph bu cümleleri beklemiyordu, tedirgince bir adım geriledi.

“Hayır, efendim… göremedim parçaladıklarını…kurtlar çok açtı… üstelik de çok fazlaydılar… ama inanın parçalamışlardır…”

Victor hayal kırıklığıyla ayağa kalktı. “Neden beklemedin?!!!”

“Ben…!” Joseph kekelemekten başka bir şey yapamıyordu.

“Sen iradene hakim olamayacak kadar basit bir yaratık mısın? Onu beklemeli ve izlemeliydin. Öldüğünden, yok olduğundan, parçalandığından emin olduktan sonra karşıma çıkmalıydın asıl! Nefesini tutup kaslarını göstererek gözüme giremezsin, Joseph!”

Ellerini arkasında birleştirerek Joseph’in arkasına geldi. Omzuna doğru eğilerek kulağına fısıldadı: 

“Şimdi git ve veliahtı bıraktığın yeri kontrol et…”

Öyle fısıldayarak konuştu ki Joseph’in omuzları çöktü, tüyleri dikildi, kamburu çıktı:

“Siz nasıl isterseniz, Lordum…”

Arkasını dönmeden başını yerden kaldırmamaya özen göstererek odadan yavaşça çıktı. Sebastian ise hala orada bekliyordu. Victor tekrar koltuğuna oturdu ve masanın üzerindeki lambayı yaktı. Işık solgun ve beyaz yüzünde tuhaf şekillerin oluşmasına neden oldu. Pürüzsüz yüzünün neredeyse yarısını kaplayan sarı gözleri Sebastian’ı süzüyordu:

“Ya sen, genç Angélique? Sen de mi izlemedin?”

Sebastian, Joseph kadar bile dirençli ve cesur değildi. Dizlerinin üzerine çökerek efendisini selamladı.

“Çok üzgünüm, Lordum. Maalesef ben de izleyemedim. Joseph bebeği bıraktıktan sonra kendine hakim olamayacağından korkunca, onu oradan uzaklaştırmak zorunda kaldım…”

Hala dizlerinin üzerindeydi. Gözleri yerde olmasına rağmen kulaklarıyla Victor’un sinirli hırıltılarını duymaya çalışıyordu. Birden başının üzerinde bir el hissetti. El, bütün ensesini kaplamış şiddetle sıkıyor, tırnaklıyor, acıtıyordu. Victor’un ayak seslerini duymadan yanında dikiliyor olmasına şaşırmadı ve acıya aldırmadan konuşmaya devam etti:

“Yaptığımız hatayı telafi edeceğiz, efendim.”

El gevşedi. Ses çok uzaklardan geliyordu:

“Kalk ayağa!”

Gözleri yerden uzaklaşınca görüş alanına yine koltuğunda oturan Victor girdi. Yerine gitmişti bile.

“Joseph’in arkasından git ve bu defa asla işinizi tamamlamadan dönmeyin!”

Sebastian’ın odadan çıkmasıyla lamba söndü ve koltuk boşaldı. Artık duvarlarda gölgeler bile yoktu. Karanlık bütün odaya hakim olurken Victor arka kapıdan dışarıya çıktı. Güneş yüzüne vurdu ve bu onu gülümsetti:

“Ah, canım acıyor…” Gülümsemesi çılgın kahkahalara dönüştü. “Canım acıyor…Güneşin canımı yakıyor olması ne kadar da trajik…”

Güneşin vurduğu camlara doğru ilerledi. Ellerini yoğun ve sıcak ışığın arasından geçirdi:

“Yak beni, gün ışığı!” Kahkahaları boydan boya camlarla kaplı koridorda uzun süre yankılandı:

“İnsanların sandığı gibi, yak beni…”

Ellerini koridor boyunca mermer yüzeye dökülen ışık dalgalarının içinde gezdirerek kahkahalarını kesmeden, uzun ve dar koridorda küçük bir nokta haline gelinceye kadar ilerledi…


* * *


“Ayaklarının yere değmesine izin verme, Sebastian!” Joseph aynı şekilde fısıldadı: “Kurtlar ne kadar derinde olurlarsa olsunlar duyuları bizimkilerden on kat daha hassastır.”

Sebastian önden gidiyorken durdu; 

“Kan kokusu almıyorum, buraya mı bırakmıştın?”

Joseph kendinden emin bir şekilde başını salladı:

“Kesinlikle buraya bıraktım.”

Sık çalı ve dikenlere aldırmadan kolaylıkla, saydam bir hayalet gibi aralarından geçti. Sesi fısıldamasının etkisiyle çatallara ayrılmıştı:

“Dalların hepsi yanmış neredeyse… Dün gece yangın çıkmış olmalı.”

Sebastian bir şeyler düşünüyor gibi şakaklarıyla oynadı: “Biz ayrıldıktan sonra yağmur başladı, çok hızlıydı, hatırlıyor musun? Sonra da arkamızda bir görüntü belirdi. Işık yere düşmüş gibiydi…”

“Ona yıldırım denir, aptal!”

İkisi de duydukları sesle yerlerinde sıçradı. Dudakları ince bir ipmişçesine gerildi. Keskin dişleri saf ve duru inciler gibi meydana serildi. Sebastian yılansı sesiyle vahşice tısladı:

“Aptal olmadığımı göstermek istemezsin!!!”

İnsana özgü kıyafetler içindeki insansı yaratık, elleri ve ayakları üzerine çöktü:

“Bunu bir tehdit mi yoksa uyarı gibi mi algılamalıyım, karar veremedim!”

Joseph'de kamburlaşmış, uzun boyu kamburlaşınca bir hayli kısalmıştı: “Tehdit ve saldırı öncesi bir uyarı olarak görsen iyi edersin!”

Diğeri hiç aldırmadan ayağa kalktı ve tekrar insan gibi ayakları üzerinde dikildi:

“Bence saldırmayı denemeyin bile… Arkadaşlarım sizlerin kokusunu on kilometre öteden dâhi alabilir. Çığlığım ise ölümünüzü çağırır, ona göre…”

Joseph sakinleşmeye çalışarak eski halini aldı. Anlaşmaktan yana gibi görünmek için Sebastian’ın sırtını sıvazladı ve onu da rahatlattı. Ama hala sesinde kaygı veren bir cılızlık vardı:

“Sana bir soru sormak istiyorum… basit bir soru… cevap verebilecek misin?”

Yabancı yaratık şeytanca ve hınzırca gülümsedi:

“Siz, çekici nezaket ve karizmalarınızın altında birer zebanisiniz. Sor bakalım.”

Evet, haklısın. Bizim için cezbetmek çok zor değil…” Kollarını göğsünde birleştirdi. “Akşamki avda sen de var mıydın?”

Yaratık başıyla onayladı. “Hem de seni görecek kadar önlerdeydim.”

“Beni tanıdın o halde.”

“Evet.”

“Peki ben gittikten sonra ne yaptı sen ve senin o tatlı, kıllı sürün?”

Yaratık göründüğünden de fazla kurnazdı halbuki…

“Yani sen, kendi ırkından bir bebeği önümüze öylece bıraktıktan sonra mı?”

Joseph bakışlarıyla devam etmesini istedi.

“Sen kanın etrafa saçılmasını görmemek için arkana bile bakmadan kaçarken biz de onu büyük bir zevkle ve istekle parçalara ayırdık…!”

Sebastian sorgulayan gözlerini ormanın sakininin üzerinde gezdirdi;

“Kan kokusu yok!”

Diğeri gülümsedi: “O söylemesini bilmediğin ışık düştü ve kanı dağıttı, dostum. Yağmur da ona yardım etti…”

Joseph bu sefer gerçek bir memnuniyetle kabardı: “Yaaaa…”

“Aynen öyle. Ondan geriye hiçbir şey kalmadı, tek bir parça bile. Zaten küçücük bir şeydi. Hiçbirimize yetmedi ve bu bizi daha acıktırdı. Uzun zamandır etinizin tadına bakmamıştık. Onu bırakmakla hata ettiniz. Şimdi sürüm sizi daha çok isteyecek, daha çok sardırganlaşacak…”

“Önemi yok, umduğum cevabı aldım.” Joseph alevlerden sonra küle dönmüş dalların üzerinde hiç ses çıkarmadan yürürken birden döndü ve omzunun üzerinden arkaya baktı. “ Şu saldırganlaşan sürüne gelince… belki bir av daha getirebilirim onlar için o bebek size yetmediyse…”

Yaratığın kıvılcımlar saçan gözleri fıldır fıldır dönerken ağzının kenarından sarımsı, yapışkan salyaları süzülüyordu:

“Getirme… ve de gelme!!!... Bir dahaki gelişinde asıl av sen olursun!”

Joseph’in aksine, çıtırdayan dalların üzerinde heybetli gürültüler çıkararak dört ayak üzerinde ağaçların selinde kayboldu gürbüz yaratık.

Sebastian şüphe içerisinde Joseph’e yaklaştı:

“Başka bir av da nereden çıktı?”

“Unut söylediklerimi… gidelim artık! Lord Victor bizi bekliyordur…”


* * *


Joseph ve Sebastian aldıkları müjdeyi efendilerine ulaştırdıktan sonra Angelique halkı büyük bir yasa büründü, Lord Victor ve hizmetkarlarının aksine. Gün, haberin bütün Anadolu topraklarına yayılabileceği kadar uzundu…

Karanlık, yüzünü ayın ardından gösterdiğinde Flammeche Meclisi toplandı. Yaşlı üyeler her santimetre karesi siyah kumaş ve derilerle kaplanmış gece kadar kara koltuklarının içine gömüldüler.

Büyük salonun sol duvarı koridordaki ile benzer şekilde tamamıyla pencerelerden oluşuyordu. Geri kalan duvarlar pıhtılaşmış kan gibi koyu kırmızıydı. Üyeler boş kalan prens koltuğuna yan gözle baktıktan sonra ayağa kalktılar. Hepsi sırayla konuşmayı bekliyor gibiydiler ve birbirlerine baktılar. Salon sessizce bu sakin göz kavgasını seyretti.

Sonunda, on üyenin dokuzu oturdu ve en yaşlısı ayakta kaldı. Ay ışığı yüzüne ulaşamadığı için konuşma öncesindeki gerginliği görülemiyor ama gitgide artan homurtusu bütün kulaklara kendini belli ediyordu. Birkaç defa öksürdü; yüzlerce vampire prenslerinin öldüğünü bir daha hatırlatmak ve ondan geriye kalan tek varisin de kurtlar tarafından katledildiğini haber vermek hiç kolay değildi;

“Bu gece, aşılması en güç gece olacak! Rose de Ciel hem prenssiz… hem de veliahtsız kalmıştır…”

O an, salon korkunç bir uğultuyla doldu. Hepsi ne için toplanıldığını bilmesine rağmen, hiç haberleri yokmuş gibi olağanüstü bir tepki gösteriyorlardı. Yaşlı üye devam etti:

“Prens Marcel kendi safkan soyundan gelen bir varis istediği için Prenses Monica ile birleşti. İki safkan Angélique’in birleşmesinin ölümcül olduğunu bildiği halde bu riski göze aldı. Veliahtın doğumuyla hepinizin bildiği üzere prensesimizi doğum sırasında kaybettik Ve, varisin ayinin üzerinden henüz sadece bir hafta geçmişti ki prensimiz Marcel de gümüşün kanına karışması ile sonsuza kadar yok oldu…

Acımız çok büyüktü. Bizi yıllarca yönetmiş iki Angélique’i de kaybetmiştik. Yine de bir yandan üzülüyor, bir yandan da kendimizi avutmaya çalışıyorduk. Çünkü, onuncu yüzyıldan beri hiçbir prensin cesaret edip de sahip olamadığı varis, bizim prensimiz sayesinde doğmuştu. Şimdiye kadar Prens Marcel de dahil bütün prensler Flammeche Meclisi tarafından seçildiği halde sandık ki bundan sonra böyle olmayacak… veliaht tahta geçecek… Ama artık bu mümkün görünmüyor. Çünkü veliaht prensimiz kurtlar tarafından acımasızca ve büyük bir iştahla… katledilmiştir…”

Salondaki uğultu camları çatlatacak kadar yükseldi. Kurtlara olan öfke dalga dalga büyüdü. Vampirler dişlerini sivrilterek kurtlara lanetler yağdırırken yaşlı üye onları sakinleştirmeye çalışarak hırladı. Hırlaması uğultuyu biraz olsun bastırdı. Konuklar sakinleşmişlerdi ama bunu sağlayan korkuydu. Yaşlı üye tam bin yüz yaşındaydı ve korkulacak kadar da güçlü bir Angelique idi.

“Prens adayları yarın seçilecek. On aday da prens olabilmek için en önemli kuralı harfi harfine bilmeli…”

Nefes almak için durdu. Aslında bu çok gereksizdi. Oksijene ihtiyacı yoktu ki…

“Merhamet gösteren asla Rose de Ciel’i koruyamaz. Yenilen Angélique yenen tarafından kesinlikle öldürülecektir. Hayatta kalan bir düşman günün birinde intikam almak için tekrar saldırır. Bu yüzden yarışmada öldürmek; en birinci kuraldır!”

Victor üyelerin bir arka koltuğuna oturmuş vahşice gülümsüyordu. Adayların arasına girecek ve başladığı işin başkası tarafından bitirilmesine asla izin vermeyecekti. Zaferi bir prense ve onun varisine mal olmuştu ama vampir kanının tek bir damlası bile pişmanlık için titremiyordu, merhamet için de…

* * *

Birinci bölüm, üçüncü kısım sonu...
İkinci bölüm de çok yakında...
Gün Doğarmış Ay Batarken - Tüm Bölümler  ve Yabancı Terimler Sayfası ⟸
Kurgu Dünyası - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
ölüme terk edilen 2. kısım













1. Bölüm 1. Kısım  
1. Bölüm 2. Kısım

ÖLÜME TERK EDİLEN

Gün ışığı yere kadar inen tül perdelerin baklava desenli yüzeyinde mozaikler çizerek çıplak zemine dökülüyordu. Odada hareket eden tek şey bu gün ışığıydı. Birbirlerine paralel olarak konulmuş koltukların kumaşlarını bir saten parçası gibi parlatarak ikinci kata çıkan merdivenlerin basamaklarında son buluyordu. Geniş ahşap kapının açılmasıyla ışık, dikkatini içeriye giren diğer canlıya verdi. Kamer'in gözleri bu yoğun ışıktan dolayı kamaştı ve gözlerini kırpıştırarak güneşlikleri çekmek için kendini zorladı. Elinden geldiğince sessiz olmaya çalışarak odasına doğru ilerlemeye başladı ama başarılı olamadı. Cılız ve uykulu bir ses irkilmesine neden oldu.

"Ağabey?"

Önünü dönmek ya da dönmemek arasında kararsızdı; "Günaydın, uyandırdım mı seni, Lamia?"

Genç kadın bir eli alnında bir diğer eli yeni yeni büyümeye başlamış karnında, esnedi.

"Hayır, rahat durmadı bizim küçük. Çok kıpırdadı, ben de biraz gezinecektim..."

Son kelimeleri ağırlaşarak sonlanınca Kamer derin derin soludu. Lamia yeşil gözlerini fal taşı gibi açmış şaşkın bakışlarıyla ağabeyinin kolundan sarkan küçük bir ayağı inceliyordu. Ayaklarını sürükleyerek Kamer'e yaklaşmaya ve görüş açısını genişletmeye çalıştı.

"Ağabey! Önünü döner misin, lütfen?"

Kamer hiç beklemediği bu istekle yerine yapışmışçasına hareketsiz kaldı. Lamia onun bu dediğini yapmaması üzerine ağabeyine daha da çok yaklaştı ve ayak parmakları üstünde yükselerek Kamer'in omzu üzerinden kollarıyla sardığı şeye baktı.

"Ağabey?..."

Kamer başını eğerek ona doğru döndü ve gözlerindeki arzu ile isyan karışımı bir kıvılcımla Lamia'ya baktı.

"Ormanda terk edilmiş olarak buldum onu. Biliyorsun, biraz vakit geçirmeye gitmiştim. Hava kararınca dönüş yolunu kaybettim. Her zaman yaptığım gibi bir yer bulup sabah olmasını bekleyecektim. Ama bu çocuğu buldum, Lamia! Dalların arasında çığlıklar atıyordu. Birkaç metre ötedeki fundalığa yıldırım düşmüştü, üstelik etrafı kurtlarla çevriliydi..."

Biraz nefes almak ve göğsünden fırlayacakmış gibi atan kalbini yavaşlatmak için duraksayınca Lamia hayretle titredi:

"Onu kurtların elinden mi kurtardın yani? Hem de sağ bir şekilde? Ağabey, kurtlara ateş mi açtın tek başına yoksa?"

Kamer soluk soluğa başını iki yana salladı.

"Hayır, böyle bir şey olmadı. Ben hiçbir şey yapmadım.  Zaten normal şartlarda da saldırılacak ya da üzerilerine ateş açılabilecek gibi değillerdi. Onlarca kurt vardı ve hepsi bebeğin etrafını öyle bir sarmışlardı ki herhalde saldırsam sağ kurtulamazdım..."

Lamia daha da meraklanmış bir ses tonuyla sordu: "Eee, o zaman nasıl kurtardın onu?"

Kamer yine başını salladı. " Ben kurtarmadım, ben hiçbir şey yapmadım. Kurtlar bebeğin etrafında sabaha kadar beklediler ve gün doğumuyla da çekip gittiler."

Lamia inanmayan gözlerle ağabeyini süzdü. Bir kaşını hafifçe kaldırıp çenesini kaşıması Kamer'i sinirlendirdi.

"Doğru söylüyorum. En küçük bir hayvanı, bir serçeyi bile bulduklarında bayram yapan bu vahşiler, insan yavrusunu; ölesiye kanına susamış oldukları bir canlıyı nasıl gözlerini kırpmadan parçalamadılar ya da yemediler, inan bilmiyorum. Çok tuhaftı, Lamia! Sabaha kadar başında beklediler, yanı başında. Adeta onu koruyormuş gibiydiler..."

Gözleri kollarındaki bebeğe çevrildi, yüzünü sakin bir özlem doldurdu. Küçük parmaklar düğmelerini ele geçirmiş, koparmaya çalışıyordu. Uzun ve kalın işaret parmağıyla bebeğinkilere dokundu. Düğmeyle uğraşan hassas parmaklar Kamer'in ona doğru uzanmış parmağını sıkıca kavrayıp sıktı. Ela gözler ağır ağır açıldı ve heyecanla onu izleyen iki çift gözle buluştu.

"Onu çok sevdim, Lamia! Bana ait olmasını istiyorum!"

"Ama, ağabey..." Lamia'nın sesi kararsızdı.

"Bir av için iki ya da en fazla on kurt gelir, Lamia. Ben bu küçüğün onlarca kurdun içine bilerek yani kasıtlı bırakıldığını düşünüyorum. Eğer onu geri götürürsem aynı şeyler yeniden olmayacak mı? En iyisi, burada benimle kalması, benim oğlum olması..."

Lamia söylenmesi gerekenleri aklından geçirdi ve kelimeler ipi kopan bir sıra inci gibi dudaklarından dökülüverdi:

"Yanlış düşünüyorsun. Hiçbir anne bebeğini ölüme bırakmaz. Sahip çıkılsın diye insanların geçtiği yerlere terk edebilir ama tehlikeli bir ormana bırakarak dokuz ay karnında taşıdığı parçasına ölümün sahip çıkmasına göz yumamaz!"

"O zaman kim bıraktı? Belki de annesi yoktur, hatta belki babası da yoktur!"

"Olabilir, belki yoktur... ama belki de vardır! Annesinin kucağından alınıp fidye için kaçırılan çocukların bulunamadığını ya da cansız bedenlerine ulaşıldığını gazetelerde okumamış olamazsın. Ya bu bebek de o çocuklardan biriyse? Ya aynı şekilde annesinden kaçırılıp türlü nedenlerle o ormana ölsün diye bırakıldıysa ve şu anda annesi evi yerine bir polis karakolunda uyanıyorsa?"

Lamia, sözlerinin ağabeyi üzerinde oluşturduğu etkiyi görebilmek için ona biraz daha yaklaştı. Gözleri hiç istemediği halde, ağabeyinin bu bebeğin sevgisine ihtiyacı olduğunu bildiği halde suçlarcasına ve hesap sorarcasına genç adamın yüzüne dikilmişti;

"Bu yavrucağın senin olmasını hala istiyor musun, ağabey?"

Kamer değişmeyen düşüncesini söylemek için ağzını açtı ama aynı anda da kapandı. Konuşmalarına bir üçüncü kişi daha eklenmişti. Sesin sahibi, üzerinde koyu lacivert ipekten pijamasıyla dikilmiş gözlerini açmaya çalışıyordu.

"Ne oldu? Saat sabahın altısı... Fısır fısır neyi tartışıyorsunuz?"

Lamia kırılgan bir tebessümle henüz olmayan karnını tutarak kocasının yanına gitti ve onun koluna girdi. Gözlerini takip etmesini istercesine kocası Kemal'e baktı ve anlamış olmasına sevinerek gergin bakışlarını ağabeyinin birisi alacakmış gibi sıkı sıkı tuttuğu bebeğe çevirdi. Kemal, Lamia'nın bakışlarının sonunda siyah kundaklı bir bebek görünce bir Lamia'ya bir Kamer'e baktı şaşkınlıkla. Cevap bekliyor gibiydi.

Kamer öne doğru bir adım atıp kollarını dümdüz uzatarak bebeği eniştesine gösterdi:

"Bizim Kızılcahamam Ormanı'nda kurtlara kasıtlı olarak bırakılmış bu yavrucağı buldum, Kemal! Kurtlar ise ona hiçbir zarar vermediler ve sabaha karşı etrafından yok olup gittiler. Ben de hemen bebeği alıp oradan kurtardım ve eve getirdim ama Lamia onu ailesine, tabi var mı o da meçhul, götürmemi istiyor. İşte tartıştığımız konu buydu..."

Kemal iki kardeşin dakikalardır tartıştığı konunun özet haline getirilmiş kelime yağmuru karşısında bocaladı ve göz bebekleri irisini kaplarcasına büyüdü.

"Kurtlar...?"

Bu; hiçbir şey anlamadığına dair yönelttiği bir soruydu. Lamia Kemal'in koluna sarılarak onu bir koltuğa oturttu. Her şeyi tüm detaylarıyla anlattılar. Kemal'in göz yuvaları her virgül ve noktadan sonra genişliyor, Lamia ile Kamer'in önerdiği birbirine tamamen zıt fikirler ve soru işaretleriyle daha derinlere doğru küçülüyordu. Sonunda zonklayan başını ellerinin arasına alarak doğruldu.

"İkiniz de sürekli zıt şeyler söylüyorsunuz ama bir orta yol bulmamız gerek, bunu da biliyorsunuz."

Kamer inatla kıvrılan ve dikleşen kaşlarına engel olamadı:

"Eğer bu orta yol beni ondan uzaklaştıracaksa, bu yolu unutun!"

Ağabey'inin aksine Lamia'nın sesi daha hassas ve ümitsizdi şimdi.

"Ağabeyciğim, böyle olmaz, yapma ne olur..."

Kemal, Lamia'nın renginin solmaya ve avuçlarındaki ellerin titremeye başladığını fark edince, Kamer'e sessiz bir bakış fırlattı. Bu bakışla; sakinleşmesini, verilen karara uyması gerektiğini söylüyordu. Kamer eniştesinin hislerine karşılık vererek kardeşinin elini tuttu ve Kemal'e dönerek nasıl bir orta yol bulduğunu anlatması için sabırla bekledi.

Kemal de ellerini birbiriyle buluşturarak kenetledi;

"En azından bebeği karakola götürerek olanları anlatalım ve aileyi bulabilmek için yapılması gerekenleri onlara bırakalım. Bebek de aile bulununcaya kadar bizim yanımızda kalır, güvende olur."

Kamer omuzlarını sertçe dikti, ellerini hemen kalçalarına koydu.

"Hayır, hayır! Aile bulunursa, bu ondan ayrılmak zorunda kalacağım demektir! Ondan ayrılmam!"

Kemal ayağa kalktı ve ellerini teselli etmek için Kamer'in omuzlarında gezdirdi.

"Onun yanı kendi öz ailesinin yanıdır, Kamer. Bir çocuğun kaybedilmesinin ve onun özlemiyle geçen yılların, saatlerin ne kadar çok acı verdiğini sen ikimizden de iyi bilirsin. Biraz sakin ol ve kendini o ailenin yerine koy, lütfen..."

Kamer koltuğun üzerine bırakmış olduğu bebeğe yaklaşırken Lamia annelik duygusuyla ondan daha hızlı davrandı ve küçüğü kucakladı. Sevecen gülümsemesi en gergin anlarda olduğu gibi etrafındakileri biraz olsun rahatlatabilmek için yüzünü kapladı:

"Şu miniğe biraz ilgi göstermenin zamanı geldi sanırım. Böyle simsiyah bir tüle sarmak da kimin fikriymiş, şaşılacak şey!"

Elleri kundağı açmakla meşgulken merdivenleri geride bırakarak ikinci kattaki bir odaya girdi. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra genç kadının hayret ile dopdolu tınlayan sesi adamların kulaklarını sızlattı. Aceleyle odaya vardıklarında Lamia'nın korku ve hüzünle kararmış gözlerini, daha sonra da bebeğin çıplak vücudunu gördüler.

Kamer farkında olmadan ellerini ağzına götürdü.

"Aman Allah'ım! Bunu hangi vicdansız yapabilir?..."

Kemal karısının fazlasıyla sarsılmış olduğunu görünce, onu dışarıya çıkartıp tekrar Kamer'in yanına döndü. Sesinde sorgular bir ton vardı:

"Bir ayine benziyor... ya da ne bileyim... dini bir ritüel gibi..."

"Ne?" Kamer titredi; "Ne demek istiyorsun?..."

Kemal işaret parmağıyla bebeği gösterdi. "Kan akıtmak ayinlerin bir parçasıdır..."

"Demek istediğin şey ..." Kamer çılgınca parlayan gözlerini bebeğe çevirdi. "...ailesinin iyice psikopatlaşarak sapkın fikirlerini bebeklerinin üzerinde denediğiyse... anladım."

Gözleri küçük vücutta asılı kaldı. Bebeğin göğüs kafesinin ortasında kesici bir aletle açıldığı şüphe götürmeyecek derinlikte bir harf yazılıydı. Yaranın içindeki kurumuş kan pıhtısı kırmızı mücevherler gibi ışıldıyordu. Boynuna siyah zincirle asılmış aynı harf kasıklarına kadar geliyor ve küçük yakut taşları, bu zincirin ucundaki gümüşten yapılma harfin etrafını süslüyordu. Kamer yaklaşmaya cesaret ederken bir yandan harfe mıhlanmış bakışlarıyla aklını kurcalamaya, sanki bir isim bulmaya çalışıyordu. Sonunda sesi gırtlağından gelen keskin bir hırıltıyla havaya karıştı.

"İsmi 'R' harfiyle başlıyor olmalı!"

Kemal irkilerek hafifçe sıçradı." Efendim?"

"İsmi dedim, 'R' harfiyle başlıyor herhalde bu yavrucağın..."

Kemal başıyla onayladı ve o da bebeğe yaklaştı. Hatta daha da ileriye giderek zincirin ucundaki harfi eline aldı.

"Bir bebek için fazla süslü bir mücevher. Bir ayin için bile olsa bu çok tuhaf..." Eliyle çenesini kaşıdı. " Göğsündeki harfin izi ve zincirindeki gümüşün boyutu birbirinin aynı gibi, değil mi Kamer?"

"Evet, asıl tuhaf olan bu, bence..." Yüzü dehşetle karardı. " Bu gördüklerimizden sonra onu hala ailesine vermemiz gerektiğini düşünmüyorsundur herhalde, yoksa..."

Kemal sessizce başını salladı.

"Hayır, artık vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Bunu o şüphelendiğiniz fidyeciler yapmaz. Bu ayinin arkasında ya sapkın inançlı kimseler ya da psikopat bir aile var, bu yadsınamaz!"

"O halde..." Kamer içinde duyduğu sevinci bastırmaya çalışıyordu.

"O halde..." diye tamamladı Kemal. "... bizimle birlikte kalacak artık. Ama ben yine de bu işi araştıracağım. Aile de şüpheli olduğu için polise haber vermeyeceğiz. Tabi, ne olursa olsun ben o aileye ulaşmak istiyorum bir şekilde."

"Onu ailesine geri verip benden ayırmak dışında istediğin her şeyi yapmakta özgürsün, Kemal, yeter ki benden ayırma..."

Kemal onun neşesine ortak olmak isteyerek gülümsemeye ve bebeğin kıkırdamalarına küçük parmak oyunlarıyla karşılık vermeye çalıştı.

"Onu senden ayırmayacağım. Peri'nin ve küçük oğlunun..." duraksayarak Kamer'in yüzünü inceledi. "... aynı anda ölmesinden sonra onların yerine koyabileceğin ve mutlu olabileceğin yegane şeyi; özellikle de az önce gördüklerimden sonra, senden ayırmaya vicdanım ve mantığım razı olmaz."

Kamer 'Peri' ismini duyduğunda kısa süreliğine de olsa ürpermişti.

"Oğlumuz olacağını söylediğinde onu doğururken can verebileceğini, oğlumuzla birlikte onu da beraberinde kaybedebileceğimi bilebilseydim, baba olacağımı öğrendiğim gün hayatımın en mutlu günü olmayacaktı, Kemal. Her şeyin bir açıklaması ve telafisi vardır. Başımıza gelen her şeyde kaderin bir cilvesi var ve bundan dönüş yok... olanlar olduğu ile kalıyor, geri alınamıyor..."

Gülümsemeye çalıştı: "Onlar gittikten sonra gecenin en karanlığına büründüm, gündüz ve güneş düşmanım; ay ise en sevgili ışığım oldu. Kaderimin batan bir güneş gibi üzerime battığını ve geri kalan ömrümü sonsuz bir geceye dönüştürdüğünü düşünmüştüm. Oysa bu sabah, gecenin zindanından kurtuldum, Kemal. O zindandan kurtuldum... Gün tekrar doğdu ve o an kucağımda bu tatlı bebek aynı şimdi kıkırdadığı gibi kıkırdıyor, bana gülücükler yağdırıyordu. O an öyle heyecanlandım ki... ona bir isim bile koydum..."

Kemal'in gözleri bu defa mutlu bir şaşkınlıkla açıldı.

"Oğlunun yerine geçen bu oğla ne isim koydun peki?

"Gündoğan..."

Sözler güzel dişlerini teşhir edecek kadar gülümsemesine neden oldu.

"Rahmetli babam, güneşle birlikte doğan çocuklara verilir derdi eskiden. Bu güzel çocuk benim kucağımda yeniden doğdu."

Kamer şefkatle bebeğe sarıldı. 

"Ona kendi soyadımı vereceğim. Onun babası, annesi, ölen kardeşi olacağım. Ona verdiklerimin değerini bilecek ve benden ayrılmayacak. Kimsenin güneşimi alıp beni tekrar karanlığa gömmesine izin vermeyeceğim!..."

* * * 

Birinci bölüm, ikinci kısım sonu...
1. Bölüm 3. Kısım  
Gün Doğarmış Ay Batarken - Tüm Bölümler  Sayfası ⟸
Kurgu Dünyası - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
kurgu dünyası




 1. Bölüm - 1. Kısım

ÖLÜME TERK EDİLEN

Kaşları çatılmış uzun boylu bir adam, delice yağmurunu boşaltan havaya aldırmadan penceresinden başını uzatmış, fokur fokur kaynayan denize bakıyordu. Boğaz; yaz gecelerinin aksine bu Nisan gecesi çok huzursuz görünüyordu.

Çatık kaşlı adam, arkasında beliren ayak seslerini duyar duymaz homurdanarak yüzünü karanlıkta hayaletleri andıran seslerin sahiplerine çevirdi:

“Nerede?”

Hayalet adamlardan birisi öne çıktı ve küçük bir aralıktan sızan ay ışığı çirkin yüzünü aydınlattı:

“Arabada, efendim! Uyuyor…” Tıslayarak devam etti. “Sizi bekliyoruz, Lord Victor!”

Victor isimli adamın boyu daha da uzadı ve dudakları arasından parıl parıl parıldayan dişleri göründü. Dehşet verici korkunç sesi boş odada yankılandı:

“Ben gelmeyeceğim! Sabah olmadan işinizi bitirin. Bana ihtiyacınız yok…”

Arkalarına dönmeden, adımlarını geri geri atarak odadan ayrıldı diğerleri. Victor’un gülümsemesi ise iğrenç bir hal alarak bütün yüzünü kapladı. Uzun tırnaklı parmağı camın üzerinde gezindi. Harflerin araladığı sözcük onu daha da heyecanlandırdı. Bir sözcük ve bir sözcük daha yazdı. Gözleri alev alev yanıyordu. Çatallaşan sesiyle ay ışığının yansımalarıyla aydınlanan camın üzerindeki cümleyi okudu;

Safkan artık yok…”

Arabada uyuyan küçük bebek olacaklardan habersiz, sakin sakin nefes alıp veriyordu. Hayalet, yan koltukta oturan arkadaşına baktı:

“Bu bebeğin son safkan olduğunu bilmek ve ellerimle onu ölüme terk etmek…” Cümlesini tamamlayamadı. Derin derin soludu. “Joseph, doğru mu yapıyoruz? Bir Noble öldüreceğiz. Daha da önemlisi, son safkan olması!”

Joseph sert bir bakış fırlattı;

“Bu kadar duygusal olduğunu bilseydim, bu görevi yapmana izin vermezdim. Şimdi çeneni kapa ve arabayı sür.”

Fazla sert konuştuğunu fark edince biraz yumuşayarak devam etti: “Dört saatlik bir yolumuz var. Olabildiğince hızlı gitmeliyiz. Sabaha kalırsak, Lord’umuz çok kızacaktır. Sebastian!... Bu işin geri dönüşü yok, olamaz da!”

Sebastian başını arka koltukta yatan bebeğe çevirdi;

“Haklısın. Onun ölmesi gerekiyor. Bu geceden sonra ay başka bir evreye geçecek.” Başını arabanın camından çıkardı; araba yılan gibi kıvrılan tehlikeli yolda saatte iki yüz kilometre hızla ilerliyordu. Gözlerini gökyüzüne yöneltti.

“Bu gece dolunayın son gecesi…” Hız iki yüz yirmi kilometreye yaklaştı. “Acele edelim, kurtlar ölümün kapacağı küçük varisimizi bekliyor. Bu sefer, akşam yemeklerini kendi ellerimizle sunacağız…”

Sebastian ve Joseph korkunç dişlerinin arasından sızan sabırsız kahkahalarıyla yeryüzündeki canlıları çığlık çığlığa koşturttular. Küçük hayvanlar şeytani varlıkların yaklaşmasıyla inleyerek sığınaklarına, büyük ağaç yapraklarının arkasına, gizli kavuklarının derinlerine saklandılar. Kahkahalar daha da artınca küçük Angelique uzun kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini açtı ve kahkahalar atan yaratıkların gerçek yüzlerini gördü…
                                   
* * *


“Sessiz ol!” dedi Joseph karanlık ormana adım atarken. “Her yer yeterince siyah.”

Sebastian kucağındaki bebeği sarsmadan taşımaya özen göstererek Joseph’e cevap verdi;

“Tamam, tamam… Ne kadar gideceğiz?”

“Bir iki kilometre…”

Sebastian iyice eğildi ve kamburunu çıkardı; “Şu işi hemen bitirelim. Bebeği bırakıp gelmem on saniye bile sürmeyecek, beni bekle!”

Joseph kollarını kanat gibi açarak Sebastian’ı engelledi. “Hayır, sen çok ses çıkartıyorsun. Ver bebeği bana!”

Sebastian’ın kolları bir anda boş kaldı. Joseph safkanı alarak ormanın karanlık gizeminde yok oluvermişti...

Bodur ağaçların yaprakları haykırırcasına hışırdıyor; rüzgar, pervaneleri bir daldan bir dala savuruyordu. Orman ise küçük ateş böceklerinin yaptığı gösteriler ve büyüleyici güzellikleriyle yeni varisi karşılıyordu.

Joseph durdu. Etrafı pervanelerle çevrilmişti. Onları umursamadan çalıların arkasında ışıldama olasılığı olan gözleri araştırdı. Pervanelerden başka bir canlı olmadığını düşünürken hassas kulakları yaprakların hışırtılarına karışan sessiz bir homurtu duydu. Vücudunu koşmaya hazır tutarak gözleri tetikte safkanı yere, kurumuş dal parçalarının arasına bıraktı. Bu arada homurtular çevresini sararken bebeğe son bir defa baktı. Kocaman kehribar gözler merakla açılmış, titreyen bir ışık Joseph’e suçlarcasına göz kırpıyordu; sanki her şeyi anlamıştı…

Homurtular, hırslı ve intikamcı hırıltılara dönüştüğü zaman Joseph bebeğe bakmayı kesti ve karşısındaki dev çınara sıçradı. Durmadan daldan dala, ağaçtan ağaca atlayarak hızını arttırdı ve kurtların ona yetişmesine fırsat vermeden karanlığa süzüldü.

Sebastian’ın yanına geldiğinde kendini zorlukla durdurabildi. Elleri, parmakları, bacakları histeri krizine girmiş gibi titriyordu. Dudakları beyaz yüzüne uyum sağlayan rengi bulmuş, mosmor olmuştu:

“Çabuk gidelim buradan! Kan kokusu burnuma ulaşmadan önce gidelim, yoksa kendime hakim olamayabilirim…”

Sebastian telaşla evet dercesine başını salladı. Kapılar, saniyenin onda biri bile daha geçmeden hızla açıldı ve kapandı. Araba, geldiği yılanlı yolda varisini arkasında bırakarak çoktan kayıplara karışmıştı bile…

* * *


Gök yarılmışçasına bir şimşek çaktı ve arkasından kulakları sağır eden gök gürültüsü ormanın çığlıklarına karıştı…

Kamer seslere kulak kesilirken elindeki babasından kalma tüfeğine sıkıca sarıldı. Bir şimşek daha göğü aydınlattı ama bu seferki gökte belirip kaybolacağına, ışığını yeryüzüne savurdu ve çığlığın geldiği yöne yıldırım düştü. Gökteki yarıktan yaşayan bütün canlıları lanetlercesine yağmur boşandı. Kamer, ıslanan dalların çatırtısından ve kuru toprağa dökülen yağmur damlalarının çıkardığı sesten çığlığı duyamayınca sinirlendi:

“Allah kahretsin! Sözde yarın yağacaktı bu yağmur…”

Tüfeğini koltuğunun altına alarak şapkasını yüzüne siper etti ve az önce duyduğu çığlıkların geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Koştukça, kesildi sandığı sesler yapraklara yansıyarak kulaklarında yankılandı. Yaklaştığını hissediyordu. Adımları hızlandı, nefesi tükendi, soluk alamaz oldu… Başı döndü, gözleri karardı ama her adımında yere daha da sağlam bastı. Bıkmadan, korkmadan, tehlikeleri düşünmeden, ormanda kaybolma pahasına koştu. Bunun nedeni ise; çığlıkların bir bebeğe ait olabileceği ihtimaliydi…

Çığlık durmadan kulaklarını tırmalıyordu artık, çok yaklaşmıştı. Soluk soluğa bir ağacın gövdesine yaslandı ve ağlama seslerinin arkasına gizlenen hırıltıları duydu.

Başını dikkatlice ağacın dallarının arasından uzatırken ormanın siyah güzelliğine bakakaldı. Hem manzara hem de bu güzellik nefes kesecek kadar mükemmel, çıldırtacak kadar da korkunçtu

Pervaneler yıldırımın düştüğü fundalığın, dumanları siyah gökyüzünde kaybolan alevleri etrafında adeta dans ediyor, bu ışık seline ulaşabilmek için kanatlarının yanarak kavrulmasından korkmadan alevler yumağına yaklaşmaya çalışıyorlardı.

Bu güzel ölüm dansının biraz uzağında siyah bir tüle sarılmış küçük bebek çığlıklar atarak kurtarılmayı bekliyor, etrafındaki onlarca kurt da onu parçalamak ya da ondan uzak durmak arasında bocalıyor; kararsızca bir düşünceden diğerine gidip geliyordu.

Şimşeklerin aydınlattığı gökyüzünde karanlık bir köşede bekleyen dolunay yavaş yavaş silinirken, kurtların kararsızlığı zamanın geçmesini daha da hızlandırdı. Kimisi gözlerini dolunaya dikmiş inleyerek uluyor, kimisi alevlerin etrafından dolaşıyor, kimisi de bebeğe saplanmış bakışlarla put gibi hareketsiz duruyordu. Yağmur alevlerin büyümesine engel olmuş, pervanelerin aşkını söndürmüştü. Kurtlar hala küllerin üzerini kokluyor, bebeğe yaklaşıp uzaklaşıyorlardı. Sanki yapacakları şeyden vazgeçmişler, güneşin doğmasını bekliyorlardı…

Kamer uzun süren karanlıktan sonra ufukta kızıl bir çizgi fark edince akan gözyaşlarına hakim olamadı ve sessizce ağladı. Gökyüzü pembe, turuncu ve mor ışıklarla çevrilmiş, dolunaya bir dahaki aya kadar veda ediyor; dostu güneşi karşılıyordu.

Kurtlar yavaş yavaş ormanın ışıldayan ıslak yapraklı ağaçları arasında ilerleyerek iyice küçüldüler ve gecenin manzarasından silindiler. Kamer ağlamaya devam ederken bir yandan da bu sessiz ve mağrur çekilişi seyretti.

Çok şaşkındı, çok şaşırmıştı. Küçük bebek ölüme terk edilmiş ve kurtların önüne akşam yemeği olarak bırakılmıştı. Kurtlarsa yemeği geri çevirmiş, gecenin tehlikelerle dolu saatlerini atlatana kadar küçüğün yanından ayrılmamışlardı. Şimdi de görevlerini yerine getirmiş insanların mağrurluğuyla alanlarını terk edip inlerine çekiliyorlardı.

Kamer kurtların gittiklerinden tamamen emin olunca ardına saklandığı ağaçtan sıyrılarak bebeğe yaklaşmaya başladı. Bir eli tüfeğini kavrarken diğer eli de önüne çıkan dalları itmeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarını sildi. Son adımını attı ve siyah tüller içindeki beyaz canlıya baktı.

Tüller ayakkabılarına değdi. Güneş; beyaz yüzün üzerinde sevimli ışık oyunları oynuyordu. Kamer’in dili konuşamaz, dizleri tutmaz oldu ve yere çöktü. Tüfeğini bırakan çekingen elleri bebeğe uzandı ve onu göğsüne bastırdı. Çığlık çığlığa bağıran küçük şey şimdi sakin nefesler alıyor, bebeklere özgü mırıltılar çıkarıyordu. Kamer, onu göğsünden çekerek tekrar yüzüne baktı. Dudakları ince bir çizgi şeklini almış gülümsemeye çalışıyor, güneşin yaramaz ışınlarından gözlerini kaçırmakla uğraşıyordu küçük melek.

Kamer, kafasında dönüp dolaşan yüzlerce sorunun kıskacında kendine engel olamayarak neşeli bir kahkaha attı. Bir kahkaha daha ve sonra bir daha… Her kahkahasıyla, özlemle geçen yıllarının acısını çıkarıyor gibiydi. Sesi çok derinden geliyordu konuşmaya başladığında:

“Artık benimsin, güzel bebek! Sen artık bana aitsin. Gün doğumuyla kucağıma geldin. Yıllarca süren özlemimin kefaretisin sen, benimsin…”

Doğan gün bu sefer mutluluk, umut, sevinç ve sonsuz neşe getirmişti Kamer’in yüreğine. Sevinçle haykırdı:

“Adın ne olsun biliyor musun?... Gündoğan…” Heceleri bastıra bastıra ve her harften derin bir keyif ala ala söylemişti:

“Yepyeni gün ve yepyeni bir hayat bizi bekliyor, küçüğüm. Artık benimle güvendesin, evindesin. Hiç korkma, meleğim. Bu gece korktuğundan da fazla mutlu edeceğim seni…”

* * *

Kurgu Dünyası - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉